Aşağıdaki tebliğ,
TÇV’nin
17-18 Şubat 2005’te düzenlediği
“Biyogüvenlik Protokolü ve
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nde Teşvikler”
konulu toplantıdan sonra
yayınlanan kitaptan alınmıştır.
BİYOGÜVENLİK
(CARTAGENA) PROTOKOLÜ VE TÜRKİYE’DE DURUM
Nuran Talu
Küresel Denge Derneği Başkanı
A. GİRİŞ
Genetik ve
molekül biyoloji bilimi alanında ortaya çıkan gelişmeler sonucunda,
organizmaların genetik yapılarının işlenmesine olanak veren genetik
mühendisliği ve biyoteknoloji uygulamaları dünyada giderek hız kazanmaya
başlamıştır. Bu alandaki uygulamaların yaygınlaşması, bir taraftan tarımsal
üretim (yoksulluk ve açlık sorununu çözmek), sağlık ve çevre kirliliğini
gidermek gibi konularda olumlu çabaları gündeme getirirken, öte yandan, gen
teknolojisi işleminden geçmiş canlı türlerin doğal çevreye ve insan sağlığına
yönelik olumsuz etkilerini de ortaya çıkarmıştır. Genetik Yapısı Değiştirilmiş
Organizmalara[1] (GDO) dayalı olarak yapılan
tarımsal biyoteknolojinin çevreye, insan sağlığına ve tarım sistemlerinin
sürdürülebilirliğine olabilecek veya olan bu olumsuz etkilerinin önlenmesi de,
biyogüvenlik çalışmalarını gündeme getirmiştir.
GDO’ların doğal çevreye salınımı ile ortaya
çıkabilecek ekolojik etkiler, bu canlı türlerin kullanımlarının
yaygınlaştırılmasına bağlı olarak evrimsel işleyişin geriye dönüşsüz bir
şekilde bozulması riskini getirmekte ve bu noktada gen rezervlerinin
korunmasının önemi ortaya çıkmaktadır. Bir başka önemli risk ise, bu ürünlerin
liberal küresel sistemde pazarlanma şeklinin, başta biyolojik çeşitlilik
açısından zengin kaynaklara sahip olan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler
olmak üzere, dünya genelinde genetik kaynaklara dayalı ekonomik faaliyetlerin,
ülkelerdeki sürdürülebilirliğini tehlikeye sokması ve bu durumun sosyal hayatı
doğrudan etkilemesidir. Bu durum, GDO kullanımı ile ortaya çıkabilecek ekolojik
ve sosyo-ekonomik risklerin değerlendirilmesini ve yönetilmesini gerekli
kılmaktadır. Ayrıca, gen aktarımlı organizmalar nedeniyle doğal çevre
üzerindeki olumsuz etkiler konusundaki bilimsel çalışmaların tam bir kesinlik
kazanmaması, biyolojik güvenlik ile ilgili hukukî düzenlemeler yapılırken ön
tedbir alma ilkesinin (İhtiyatlılık İlkesi[2]) en başta benimsenmesi
gereğini doğurmuştur.
B. DÜNYADA DURUM
Gen
teknolojisi kullanımındaki düzenlemelerin 1975 Yılı’nda Kaliforniya’da bu
alanda yapılan bir konferans ile başladığı bilinmektedir.[3] 1986’da Recombinant DNA
Molekülleri Kuralları diğer adıyla “Mavi Kitap”, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma
Teşkilâtı (OECD) tarafından basılmıştır. Ülkeler açısından bakıldığında; bu
alanda halen hiç düzenleme olmayanlar (Güney Pasifik ülkeleri), çeşitli
düzenlemeleri olanlar (ABD ve Avrupa ülkeleri) ve biyoteknolojiye özel ve katı
düzenlemelere sahip olan ülkeler (Almanya) gibi bir sınıflandırma yapılabilir.
Dünyada, GDO’larla ilgili biyolojik güvenlik
konusundaki kapsamlı düzenleme çalışmaları, modern biyoteknoloji
uygulamalarıyla gen aktarımlı organizmaların üretiminin başladığı 1990’lı
yıllara rastlamaktadır. Bu çalışmalar kapsamında, GDO’ların çevreyle
etkileşimini esas alan biyolojik güvenlik konusu, uluslararası düzeyde bir
kısmı bağlayıcı olmayan düzenlemeler, bir kısmı da ülke bazında bağlayıcı
niteliği olan hukukî düzenlemeler olarak geliştirilmiştir.
Kurumsal
açıdan bakıldığında, dünyada uluslararası ya da bölgesel düzeyde doğrudan
biyogüvenlik alanında çalışan bir kurum bulunmamakla birlikte, Birleşmiş Milletler,
FAO, OECD, DTÖ ve Avrupa Birliği, bu konuda daimî ya da geçici çalışma
grupları/komiteler kanalıyla çalışmaktadır.
Ekonomik İşbirliği Kalkınma Teşkilâtı (OECD)
bünyesinde GDO’lar ve biyogüvenlik konusu, OECD’nin daimî dört ayrı komitesinde
farklı çalışma grupları ile ele alınmaktadır. OECD “Bilim ve Teknoloji
Politikaları Komitesi”nde OECD üyesi ülkelere, sürdürülebilir sanayi
kalkınması, halk sağlığı ve biyolojik kaynak merkezleri kanalıyla
biyoteknoloji, bilim ve teknoloji politikaları konusunda destek sağlanmaktadır.
OECD “Çevre Politikaları Komitesi”, GDO’ların çevresel risklerinin
değerlendirilmesi ve gıda güvenliğinin sağlanması amacıyla yoğun çalışmalar
yapmaktadır. OECD “Çevre ve Tarım Politikaları Komiteleri Birleşik Çalışma
Grubu”, biyoteknolojinin, bitki ve hayvanların biyolojik potansiyelinin
değiştirebilecek veya üretime karşı çevresel direnci düşürebilecek veya her
ikisini birden yapacak, aynı zamanda gıdaların besin değeri ve güvenilirliği
üzerinde etkileri olabilecek teknolojilerden bir olması yaklaşımı ile
çalışmalarını sürdürmektedir. OECD’nin “Tarım Komitesi” ise, gıda güvenliği ve
kalite sorunlarından kaynaklanan uluslararası ticarî çatışmaları incelemekte,
biyoteknolojinin pazar ve ticaret üzerindeki etkilerini analiz etmektedir.
OECD, UNIDO ve UNEP, bu alanda ortak bir
bilgi değişimi mekanizmasının kurulmasına öncülük etmiş ve “Biotrack Online”
adı altında bilgi mekanizmalarını birleştirmişlerdir. Bu mekanizma altında
OECD’nin biyogüvenlik uyumlaştırma dokümanlarına, alan denemeleri veri
tabanına, biyoteknoloji ürünleri veri tabanına, diğer OECD çalışmalarına, UNEP
biyogüvenlik kayıt sistemine, Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik
Sözleşmesi çalışmalarına ve UNIDO’nun “Uluslararası Biyogüvenlik Bilgi Ağı ve
Danışma Servisi”ne ulaşılabilmektedir.
Ayrıca, ülkeler; GDO’lara ilişkin olarak,
ilgili kurumları, maddeleri ve hukukî düzenlemeleri içeren bildirimleri, Dünya
Ticaret Örgütü’ne sunmaktadır.
1. Birleşmiş
Milletler’in Çalışmaları
Birleşmiş Milletler’in bu alandaki çalışmaları
1991’de UNIDO ile başlayan ve 2003 Johannesburg Zirvesi’ne kadar gelen bir
süreçte değerlendirilmektedir. Bu çerçevede yapılan düzenlemeler aşağıda
özetlenmektedir:
·UNIDO tarafından yayınlanan
“Organizmaların Çevreye Salımı Konusunda Gönüllü Talimatı” (Temmuz 1991),
·FAO tarafından, Bitki
Genetik Kaynakları Komisyonu (CPGR) öncülüğünde hazırlanarak yayınlanan “Bitki
Biyoteknolojisi Talimatı” (Kasım 1991),
·“Çevre ve Kalkınma
Deklarasyonu” (15. İlke - İhtiyatlılık İlkesi) ve “Gündem
·Gelişmekte olan ülkelerin,
biyolojik güvenlik kapasitelerini oluşturmalarında rehberlik yapmak amacıyla
UNEP tarafından hazırlanan “Biyolojik Güvenlik Kılavuzu”(1997),
·Biyolojik Çeşitlilik
Sözleşmesi (Haziran 1992),
·Cartagena Biyogüvenlik
Protokolü (Temmuz 2002),
·Johannesburg Dünya Yeryüzü
Zirvesi (Eylül 2003).
GDO’ların biyolojik güvenliğine yönelik bu
düzenlemelerin geliştirilmesinde, son on yılda gen aktarımlı organizmaların
üretiminin yaygınlaşmasıyla eş zamanlı olarak, bu organizmaların doğal çevre ve
insan sağlığına yönelik etkilerine ilişkin bulguların artışı da belirleyici
olmuştur. Getirilen tüm bu düzenlemelerde, GDO’ların ticarî potansiyelinin
değerlendirilmesinin gereği belirtilirken, biyolojik çeşitliliğin
sürdürülebilirliği için GDO’ların neden olabileceği zararların önlenmesi
amacıyla gerekli tedbirler alınırken, “İhtiyatlılık İlkesi” esas alınmıştır.
GDO’ların biyolojik güvenliğine ilişkin
hukukî bağlayıcılığı olan düzenlemeler, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve bu
sözleşmenin eki olan Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’dür.
2.
Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin[4], biyolojik çeşitliliğin
korunması ve sürdürülebilir kullanımına yönelik içerdiği hükümleriyle,
biyogüvenlik düzenlemelerinde önemli bir yer tuttuğu söylenebilir.
Sözleşmede, biyolojik çeşitlilik, modern
biyoteknolojinin başlıca ham-maddesi olarak değerlendirilmekte ve
sürdürülebilir kullanımı için gerekli önlemler belirlenmektedir. Ülkelerin kendi
kaynaklarını bağımsız şekilde kullanma yetkileri ve diğer ülkelere karşı
yükümlülükleri, Sözleşme’nin 3. maddesinde yer alan; “Birleşmiş Milletler Şartı ve uluslararası hukuk ilkeleri uyarınca
devletler, kaynaklarını kendi çevre politikaları doğrultusunda kullanma
egemenliği hakkına sahiptirler ve kendi yargı yetkileri veya kontrolleri
dahilindeki faaliyetlerin, diğer devletlerin çevrelerine veya ulusal yargı
yetkilerinin sınırları dışındaki alanların çevrelerine zarar vermemesini de
sağlamakla yükümlüdürler” hükmünde, ülkelerin genel sorumlulukları belirtilmiştir.
GDO’ların potansiyel zararlarını önlemek için
taraf ülkelerin yerine getirmesi öngörülen uygulamalar ise, Sözleşme’de
“Yerinde Koruma” başlığı altında 8. maddenin “g” bendinde yer almaktadır. Buna
göre; “Biyoteknoloji sonucunda değişikliğe uğratılmış ve
biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımını etkilemesi
muhtemel olumsuz çevresel etkiler doğurabilecek canlı organizmaların
kullanılması ve serbest bırakılması ile bağlantılı riskleri düzenlemeye,
yönetmeye veya denetlemeye yönelik araçları, insan sağlığı için doğabilecek
riskleri de dikkate alarak tesis veya idame ettireceklerdir.”
Sözleşme’nin 19.
maddesinde, modern biyoteknoloji araştırmalarının desteklenmesi, genetik kaynaklara
dayalı
biyoteknolojiden sağlanan faydaların âdil paylaşımı ve GDO’ların sınırötesi
transferinin güvenli bir şekilde yerine getirilmesi gerekli uygulamalar
belirtilmektedir. Bu maddenin 1. bendi, “Âkit
tarafların her biri, biyoteknolojik araştırma için genetik kaynakları temin
eden âkit tarafların ve özellikle gelişmekte olan ülkelerin mümkünse bu âkit
tarafların ülkelerinde, biyoteknolojik araştırma
faaliyetlerine etkin bir biçimde katılımını sağlamak
için uygun hukukî, idarî ve siyasî tedbirleri alacaklardır” hükmünü getirmektedir.
Genetik kaynaklara dayalı biyoteknolojiden
sağlanan faydaların âdil olarak paylaşımı için alınması gerekli tedbirler, yine
19. maddenin 2. bendinde, “Âkit tarafların her biri,
Âkit tarafların ve özellikle gelişmekte olan ülkelerin, bu âkit taraflarca
temin edilen genetik kaynaklara dayalı biyoteknolojilerden doğan yarar ve
sonuçlara, âdil ve hakkaniyete uygun biçimde öncelikli karşılıklı olarak
mutabık kalınan şartlara tâbi olacaklardır” hükmü yer almaktadır.
19. maddenin 3. bendinde ise, GDO’ların
sınırötesi transferi, işlem görmesi ve kullanmasıyla ilgili olarak bir
protokolün hazırlanması öngörülmektedir. Bu çerçevede, 3. bendde; “Taraflar, biyoteknoloji sonucunda değişime uğramış ve biyolojik
çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkide
bulunabilecek her türlü canlı organizmanın emniyetli biçimde taşınması, işlem
görmesi ve kullanılması konusunda, özellikle önceden bilgilendirilerek
mutabakat sağlanmasını da kapsayan uygun usullerin yer aldığı bir protokolün
gerekliliğini ve bunun şeklini değerlendireceklerdir” şeklinde bir yükümlülük yer
almıştır.
GDO’ların zararlarıyla ilgili bilgilerin
paylaşımı için yapılması gerekenler, yine Sözleşme’nin 19. maddesinin 4.
bendinde, “Âkit tarafların her biri, yukarıdaki 3.
paragrafta anılan organizmaların işlem görmesinden kendisinin şart koştuğu
kullanım ve emniyet kurallarına ilişkin mevcut her türlü bilgiyi, ayrıca özgün
organizmaların potansiyel olumsuz etkileriyle ilgili mevcut her türlü bilgiyi,
bu organizmaların ithal edileceği âkit tarafa, ya doğrudan doğruya ya da bu
çeşit organizmaları kendi yargı yetkisinin alanı içinde temin etmekte olan
gerçek veya hükmî şahıslardan talep ederek verecektir” şeklinde belirtilmektedir.
Görüldüğü üzere, Sözleşme’nin 19. maddesinin
3. ve 4. bendlerinde alınan kararların, uluslararası biyolojik güvenlik
mekanizmasının kurulması için temel oluşturduğu söylenebilir. Bu açıdan, 3.
paragrafta, tarafların biyolojik güvenlik protokolü hazırlamaları gerektiği
belirtilirken, 4. paragrafta ise biyoteknolojide güvenliğin sağlanması için
elzem görülen bilgi paylaşımı öngörülmektedir. Kısaca, 4. paragraf, GDO ihraç
eden ülkelere, GDO’ların doğal çevre, insan sağlığı, sosyo-ekonomik yapı
hakkında her türlü bilgiyi içeren “ön bildirim” yapmalarını gerekli
görmektedir. Bu çerçevede taraflara getirilen yükümlülükler, özetle şöyle
sıralanabilir:
·Bilgi mevcut değilse,
ithalâtçı ülkenin izin verme konusunda yükümlülüğü vardır.
·İthalâtçı
ülke, sağlanan bilginin işlenmesi ve sonuca gidebilmesi için idarî ve teknik
kapasiteye, teknik eğitimi olan personele sahip olmalıdır.
·İthalâtçı ülke, sağlanan
bilginin gizliliğini korumayı garantilemelidir.
·Sağlanan bilgi, ithalâtçı
ülkenin özel, sosyal, ekonomik, teknik ve hukukî kapsamında kullanım için net
ve kullanışlı olmalıdır.
·İthalâtçı ülkenin bilgi
sağlama yükümlülüğü, “potansiyel olumsuz etki” tümcesinin nasıl anlaşıldığına
bağlı olarak değişir. Tümceden “olası etkiler” (may occur possible)
anlaşılıyorsa, sağlanacak bilgi göreceli olarak daha kapsamlı olacaktır,
“olması mümkün olası etkiler” (probable/likely) anlaşılıyorsa, sağlanacak bilgi
daha kısıtlı olacaktır.
1992’de Rio’da yapılan Birleşmiş Milletler Çevre
ve Kalkınma Konferansı’ndan sonra ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi
uygulamaları ile birlikte ortaya çıkan gelişmeler, GDO’ların üretimi ve
tüketimine ilişkin bir hukukî düzenlemenin gerekliliğini ortaya çıkarmış,
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi de, bu ihtiyacı hükme bağlamıştır. Bu amaçla,
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, Biyogüvenlik Çalışma Grubu tarafından
biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımının sağlanması için
biyoteknoloji uygulamalarından kaynaklanabilecek olumsuzlukların önlenmesine
yönelik düzenlemelerin yer alacağı bir protokol hazırlığına gidilmiştir. Bu
kapsamda hazırlık sürecinde, GDO’ların araştırılması aşamasından, çevreye salım
ve transit geçiş aşamasına kadar çevre ve insan sağlığına gelebilecek risklerin
önlenebilmesi için kapsamlı ve etkili bir hukukî belgenin oluşması
amaçlanmıştır.
Ancak, ön tedbir alma prensibi ile serbest
ticaret yaklaşımını esas alan DTÖ kuralları arasında ortaya çıkan çelişkiler
nedeniyle, söz konusu biyolojik güvenlik protokolü hazırlık aşamasında çeşitli
uyuşmazlıklar ortaya çıkmıştır. Protokol hazırlık müzakerelerinde “Miami Grubu”
olarak anılan ABD, Kanada, Arjantin, Uruguay ve Şili’nin oluşturduğu grup,
GDO’ların serbest ticaretini kısıtlayacak düzenlemeleri hiç bir şekilde kabul etmek
istememişler, “AB ülkeleri” ise protokolün DTÖ anlaşmaları ile çatışmayacak ve
ticarette gereksiz engellemeler getirmeyecek şekilde düzenlenmesini
savunmuşlardır. Buna karşın, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu biyolojik
kaynaklar açısından zengin Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinin
oluşturduğu “Like-Minded” (Benzer düşünenler) grubu ise, biyolojik çeşitliliğe
gelebilecek zararların önlenebilmesi amacıyla, GDO’ların ticaretinde ve
kullanımında sıkı güvenlik tedbirlerinin alınması için çaba göstermişlerdir.
Protokol, uluslararası
düzeyde uzun süren görüşmeler ve çabalar sonunda, yoğun
diplomasi trafiği sonucu bütün uyuşmazlıklara rağmen tarafların büyük bir
bölümünü tatmin edecek biçimiyle Temmuz 2000’de, Türkiye’nin de olduğu 199 ülke
tarafından kabul edilmiştir.[5]
Cartagena Biyogüvenlik Protokolü, GDO’ların kullanımında biyolojik güvenlik
konusunda en etkin ve kapsamlı düzenleme olarak değerlendirilmektedir.
Protokolde prensip olarak bütün GDO türleri Protokol kapsamına alınmış ve ön
tedbir ilkesi gereğince bilimsel belirsizliğin olduğu durumda, katılımcılarla
ilgili ürünlere yasaklama hakkı verilmiştir. Diğer yandan, “sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı ile çevre ve
ticaret anlaşmaları karşılıklı destekleyici olmalıdır”
ifadesiyle benimsenen prensip doğrultusunda, ülkelerin uluslararası
anlaşmalarda girmiş olduğu yükümlülüklerden, Protokol hükümleri bağımsız
tutulmuştur. Bu bağlamda, Dibaçe’ye eklenen paragraflarla, Protokolün ve
ticaret anlaşmalarının karşılıklı olarak destekleyici, birbirinden bağımsız ve
aynı uygulama gücüne sahip olduğu teyit edilmiştir. Protokol, genel çerçeve
itibariyle aşağıdaki hususları içermektedir:
·
GDO’ların sınıraşan hareketi öncesinde “ön bildirim” yapılması ve
ithalâtı kabul edilen GDO’ların “etiketlenmesi”,
·
Gıda ve hayvan yemi olarak kullanılacak GDO ürünlerinin ithalâtından
270 gün önce risk değerlendirmesinin yapılması,
·
GDO’ların ekolojik riskleri ile ticareti arasındaki dengelemenin
öngörülmesi,
·
Protokol ile ticaret antlaşmaları arasında karşılıklı destekleyicilik,
bağımsızlık ve aynı uygulama gücünün öngörülmesi.
Protokolün temel amacı,
1. maddesinde şöyle ifade
edilmiştir; “Çevre ve Kalkınma Deklarasyonunun (Rio Deklarasyonu) 15. prensibinde
yer alan ön tedbirci yaklaşıma uygun olarak, bu Protokolün amacı, insan sağlığı
üzerindeki riskler göz önünde bulundurularak ve özellikle sınırötesi hareketler
üzerinde odaklanarak, biyolojik çeşitliliğin
korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip
olabilecek ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan değiştirilmiş
canlı organizmaların güvenli nakli, muamelesi ve kullanımı alanında yeterli bir
koruma düzeyinin sağlanmasına katkıda bulunmaktır.”
Protokolün kapsamı ise, 4. maddede
belirtilmektedir; “Bu Protokol, insan sağlığı
üzerindeki riskler de göz önünde bulundurularak, biyolojik çeşitliliğin
korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip
olabilecek tüm değiştirilmiş canlı organizmaların[6] sınırötesi hareketi, transit geçişi, muamelesi ve kullanılması için
geçerli olacaktır.”
İnsanlar için ecza malzemesi olarak
değiştirilmiş canlı organizmalar, Protokol kapsamı dışında tutulmaktadır (5.
madde).
Cartagena
Biyogüvenlik Protokolü’nde, GDO’ların üretimi ve kullanımının düzenlenmesinde
temel kriterler şunlardır; i) doğayla etkileşim, ii) sosyo-ekonomik yapı, iii)
halkın bilgilenme hakkı. Bu çerçevede, GDO’ların doğayla etkileşimi sonucu
ortaya çıkabilecek etkilerin belirlenmesi için, kullanımdan önce kapsamlı bir
risk değerlendirilmesi öngörülmektedir. Öte yandan, bir çok canlı türünün gen
menşei durumundaki gelişmekte olan ülkelerin, tarımsal
biyoteknolojinin yaygınlaşmasından görebilecekleri sosyo-ekonomik zararlara
karşı korunabilme hakları benimsenmektedir. Ayrıca protokolde, modern
biyoteknoloji kullanılarak değişime uğratılmış organizmaların, geliştirilmesi,
muamelesi, taşınması, nakli, kullanımı ve çevreye serbestçe bırakılmasına
ilişkin kamu bilincinin oluşturulması amacıyla, halkın bilgilenme hakkı önemli
bir prensip olarak kabul edilmiştir.
GDO’ların doğayla etkileşimine bağlı olarak,
ortaya çıkabilecek olumsuz etkilerin önlenmesiyle ilgili, tarafların
sorumluluğu, Protokol’de açıkça hükme bağlanmaktadır. Bu kapsamda, Protokolün
2. maddesinin ikinci hükmü, “Taraflar, insan sağlığı
üzerindeki riskleri de gözönünde bulundurarak, herhangi bir değiştirilmiş canlı
organizmanın geliştirilmesi, muamelesi, taşınması, nakli, kullanımı ve çevreye
serbestçe bırakılmasının biyolojik çeşitlilik üzerindeki riskleri engelleyecek
ya da azaltacak şekilde gerçekleştirilmesini sağlayacaklardır” olarak belirlenmiştir.
Doğal çevre ve insan sağlığı üzerindeki
etkilerin belirsiz olduğu durumlarda ise GDO’ların nasıl değerlendirileceği
Protokolün 10. maddesinde şu şekilde belirtilmektedir: “Bir değiştirilmiş canlı organizmanın insan sağlığı üzerindeki riskler
dahil olmak üzere, ithalât tarafındaki biyolojik çeşitliliğin korunması ve
sürdürülebilir kullanımı üzerindeki potansiyel olumsuz etkilerinin derecesinin
belirlenmesi için, yetersiz bilimsel bilgi ve veriyle bağlantılı olarak ortaya
çıkan bilimsel belirsizlik, söz konusu tarafın bu tür potansiyel olumsuz
etkilerin minimize edilmesi ya da bunlardan kaçınılması
amacıyla değiştirilmiş canlı organizmanın ithaline
ilişkin olarak yukarıda Paragraf 3’te belirtilen şekilde bir karar alınmasını
engellemeyecektir.”
Buradan hareketle, GDO’ların kullanımından
doğan çevreye ve insan sağlığına olabilecek olumsuz etkilere ilişkin bilimsel
verilerin yetersiz olması ya da belirsizlik içermesi durumunda, “İhtiyatlılık İlkesi” gereğince bilimsel
çalışmalar geliştirilinceye kadar ve belirsizlik giderilinceye kadar ilgili
tarafa, söz konusu organizmaların ve ürünlerin doğayla etkileşime izin
verilmemesi hükmü getirilmektedir (10. madde, 6. bend).
Protokolde, biyolojik güvenlik sisteminin
temel aşamaları olan “risk değerlendirmesi”, “risk yönetimi” ve “bilgi
paylaşımı” (Biyolojik Güvenlik ve Takas Mekanizması) konularında detaylı
düzenlemeler yer almaktadır. Bu kapsamda, GDO’ların kasıtlı olarak ve kasıtsız
olarak salınımı ile ilgili biyolojik güvenlik sisteminin çalıştırılmasına
yönelik sorumluluklar, ayrıntılı bir şekilde belirtilmektedir. Yine bu
çerçevede, GDO’ların sınırötesi hareketi için belirlenen prosedüre göre (Ek
III), önceden risk değerlendirmesinin yapılması ve ortaya çıkan bilgilerin ise “Ön Bildirim Anlaşması”
gereği ilgili tarafa bildirilmesi gerekmektedir. Bazı maddeler bu ön bildirim
işlemlerinin dışında tutulmuştur. Protokolde bu bildirimin nasıl yapılacağı ve
bildirimin alındığına dair bilginin nasıl verileceği ayrıntılı olarak yer almıştır.
Bu doğrultuda ithalâtçı
ülkenin, GDO’nın ithaline karar vermeden önce belirlenen metodolojiye göre -
bu, Protokolün EK I’inde yer almaktadır - söz konusu GDO’yu “olay, olay” (case
by case) risk değerlendirmesine alması gerekmektedir. Protokolün 15. maddesinde
risk değerlendirmesinin etkin olarak EK III’teki hükümlere göre ve kabul edilen
risk değerlendirme tekniklerine göre, bilimsel kanıtlara dayandırılarak
yapılması öngörülmektedir.
Kasıtsız salım kapsamında bulunan gıda, yem
ve işleme amaçlı ürünlerin kullanımının, ön bildirimin başka bir yöntemi olan
takas mekanizmasına göre yapılması gerekmektedir. Buna göre, her bir taraf
ülkenin doğrudan gıda veya yem ya da işleme amacıyla kullanımı ve pazara
sürülmesi onaylanan bir GDO ile ilgili olarak, bildirimin 15 gün içinde takas
mekanizması aracılığı ile Protokole taraf olan tüm ülkelere yapılması (Ek II)
ve bu konuda ulusal düzenlemelerin diğer taraf ülkelere bildirilmesi
öngörülmektedir.
Böylece her ülkenin pazara sürülmeden önce,
GDO ürünlerinden haberdar olması ve kendi ulusal mevzuatını harekete geçirmesi
sağlanacaktır. Ancak kasıtlı kullanım kapsamında bulunan gıda, yem ve işleme
amaçlı GDO’ların riskleri konusunda belirsizlik olması halinde, kasıtlı
kullanıma konu olan ürünlerde olduğu gibi ithalâtçı tarafın gerekli önlemi alma
hakkı saklı tutulmaktadır (10. madde, 6. bend). İhracatçı tarafın sözü geçen
GDO türünün sınırötesi hareketi için, ithalâtçı tarafa yaptığı ön bildirimden
sonra, ithalâtçı tarafın almış olduğu kararın, gerekçelerini belirterek 270 gün
içinde ilgili tarafa ve “Biyolojik Takas Mekanizması”na bildirmesi Protokolde
hükme bağlanmıştır. Öte yandan, yeni bilimsel verilerin ortaya çıkması
durumunda, ithalâtçı tarafa kararını değiştirme hakkı da verilmektedir. Bu
kapsamda Protokolün 12. maddesinde aşağıdaki hüküm yer almıştır:
“Bir ithalâtçı
taraf, herhangi bir zamanda, insan sağlığı üzerindeki riskler de dahil olmak üzere, biyolojik çeşitliliğin
korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerindeki potansiyel olumsuz
etkiler hakkındaki yeni bilimsel bilgilerin ışığında, kastî sınırötesi harekete
ilişkin bir kararı yeniden inceleyebilir ve değiştirebilir.”
Protokolün 11. maddesi;
gıda veya yem olarak ya da işleme için doğrudan kullanım amaçlı değiştirilmiş
canlı organizmalar için yerine getirilmesi öngörülen işlemleri içermektedir. Bu
doğrultuda, bu maddenin birinci bendinde, kapsamda belirtilen özellikte gıda ya
da yem olarak doğrudan kullanım amaçlı bir ürünün sınırötesi hareketi ve pazara
sokulması için, ilgili tarafın nihaî kararı almasından itibaren 15 gün içinde,
EK II’de belirtildiği üzere, Biyolojik Takas Mekanizması aracılığı ile diğer
taraflara bilgi vermesi gerekmektedir. Yine 11. maddenin altıncı bendinde,
ulusal biyolojik mevzuatı henüz tamamlanmamış olan gelişmekte olan ülkelerin,
belirtilen kapsamdaki gıda, ya da yem amaçlı ürünlerin ithalâtına ilişkin
olarak, Protokolün 15. maddesinde öngörüldüğü şekilde, risk değerlendirmesine
göre 270 gün içinde karar almaları gerekmektedir. Ancak bilimsel belirsizliğin
olması durumunda, 11. maddenin sekizinci bendinde belirtildiği üzere, ithalâtçı
ülkenin sözü geçen ürünü yasaklama hakkı vardır.
Risk değerlendirmesi sonucu belirlenen
risklerin etkisinin kullanım öncesi ve sırasında en aza indirilmesi için,
Protokolün 16. maddesi, gerekli risk yönetimi işlemlerinin yapılmasını
öngörmektedir. Bu çerçevede getirilen yükümlülükler aşağıda belirtilmiştir:
“Taraflar
Sözleşmenin 8 (g)[7] maddesini gözönünde bulundurarak, bu protokolün risk değerlendirmesi
hükümlerinde değiştirilmiş canlı organizmaların kullanımı, muamelesi ve
sınırötesi hareketi ile ilgili olarak tanımlanmış olan riskleri düzenlemek,
yönetmek ve kontrol etmek amacıyla uygun olan mekanizmaları, önlemleri ve
stratejileri kuracak ve idame ettirecektir.”
Bu çerçevede yerine getirilmesi gereken
işlemler, yine 16. maddenin dördüncü bendinde
şu şekilde belirtilmiştir; “Yukarıda
yer alan Paragraf 2’nin hükümlerine dokunmaksızın, taraflardan her biri, ister
ithal edilmiş, ister yerel olarak geliştirilmiş olsun, değiştirilmiş bir canlı
organizmanın amaçlanan kullanıma alınmadan önce, yaşam döngüsü ya da üreme
zamanı ile uyumlu bir gözleme sürecine tâbi tutulduğunu garanti etmek için çaba
göstereceklerdir.”
Cartagena Protokolü’nde bilgiye erişim ve
sosyo-ekonomik değerlendirme konularına ilişkin
hükümler de yer almaktadır. Bu çerçevede, Protokolün “Kamu Bilinci ve Katılım”
başlıklı 23. maddesi şöyledir; “Taraflar (a) İnsan sağlığı üzerindeki riskler de gözönüne alınarak,
değiştirilmiş canlı organizmaların biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir
kullanımı ile ilgili olarak güvenli nakli, muamelesi ve kullanımı ile ilgili
kamu bilincini, eğitimini ve katılımını teşvik edecek ve kolaylaştıracaklardır.
(b) Kamu bilinci ve eğitiminin bu Protokole göre ithal edilebileceği
belirlenmiş olan değiştirilmiş canlı
organizmalara ilişkin bilgiye erişimi kapsamasına gayret göstereceklerdir.”
GDO’ların kullanımının, ithalâtçı ülkelerde
sosyo-ekonomik bedellere yol açabileceğine dikkat çekilirken, ithalâtçı
konumundaki ülkelerin olası bu bedellerden sakınma hakkının olduğu, Protokolün
“Sosyo-ekonomik Değerlendirme” başlıklı 26. maddesinde belirtilmektedir. Buna
göre, ithalâtçı ülkelere yönelik olarak; “Taraflar bu
Protokol ya da bu Protokolün uygulanması için kendi ülkesinde almış olduğu
tedbirler çerçevesinde bir ithalât kararına varmadan önce, uluslararası
yükümlülükleri ile uyumlu olarak, değiştirilmiş canlı organizmaların biyolojik
çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerindeki etkisinden
kaynaklanan sosyo-ekonomik bedelleri, özellikle de biyolojik çeşitliliğin yerli
ve yerel topluluklar için değeri bakımından gözönüne alabilir” hükmü getirilmiştir.
AB mevzuatında
GDO’lar, biyolojik güvenlik ile ilgili olarak “çevreye kasıtlı salım”, “gıda ya
da hayvan yemi olarak tüketimi” ve “kapalı kullanım” olmak üzere üç açıdan ele
alınmış ve düzenlemeler, bu çerçevede hazırlanmıştır. AB’nin konuyla ilgili
düzenlemeleri, “ön bildirim”, bilgilendirme ve katılım” ve “izleme ve kontrol”
ilkelerine dayandırılmaktadır. Bu düzenlemeler aşağıda gösterilmektedir:
·GDO’ların Çevreye Kasten
Salımı
90/220/EEC sayı ve 23 Nisan 1990 tarihli Konsey Direktifi (Bu direktif
daha sonra revize edilerek 2001/18/EC sayı ve 12 Mart 2001 tarihli Konsey
Direktifi olarak yayınlanmıştır).
·GDO Ürünlerinin Pazara
Sürülmesi (GDO’ların gıda ya da hayvan yemi
olarak tüketimi)
2003/1830/EC sayı ve 22 Eylül 2003 tarihli Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü,
93/572/EEC sayı ve 19 Ocak 1993 tarihli Konsey Direktifi,
97/258/EEC sayı ve 27 Ocak 1997 tarihli Konsey Direktifi,
2001/18/EC sayı ve 12 Mart 2001 tarihli Konsey Direktifi,
98/1139/EC sayılı GDO içeren mısır ve soyadan
üretilen yiyeceklerin etiketlenmesi ile ilgili Konsey Tüzüğü,
2000/50/EC sayı ve 18 Nisan 2004 tarihli kimyasal ve
tatlandırıcı
içeren GDO’lu yiyeceklerin ve malzemelerinin etiketlenmesi ile ilgili Konsey
Tüzüğü.
·GDO’ların Kısıtlı (Kapalı)
Kullanımı
90/219/EEC sayı ve 23 Nisan 1990 tarihli Konsey
Direktifi (Bu direktif daha sonra revize edilerek 98/81/EC sayı ve 29 Ekim 1998
tarihli Konsey Direktifi olarak yayınlanmıştır) ve
2003/1946/EC sayı ve 15 Temmuz 2003 tarihli
GDO’ların sınırlararası hareketleri ile ilgili Tüzük.
·GDO Uygulamaları Tedbirleri
2004/65/EC sayı ve 14 Ocak 2004 tarihli GDO uygulama
önlemleri hakkında Komisyon Tüzüğü ve
2003/1829/EC sayı ve 22 Eylül 2003 tarihli ve
2003/1831/EC sayı ve 22 Eylül 2003 tarihli Tüzükler.
1. Genel
Olarak
Türkiye’de, biyogüvenlik ile ilgili konular,
özellikle 1992 Rio Konferansı’nda bu alandaki kararlardan sonra ve taraf olunan
hukukî düzenlemelerle birlikte önemsenmeye başlamıştır. Son zamanlarda da,
Türkiye’nin AB’ye uyum çalışmaları çerçevesinde, GDO’ların yönetimine ilişkin
olarak biyolojik güvenlik mevzuatının uyumlaştırılması konusunda mevzuat ve
uygulama çalışmaları hız kazanmış bulunmaktadır.
Kalkınma planlarında, Altıncı Plan’dan sonra,
doğal kaynakların korunması ve sürdürülebilir kullanımına olanak verecek bir
kalkınma anlayışının hayata geçirilmesi yönündeki politikalar belirginleşmeye
başlamıştır. Bu açıdan, Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın, Türkiye’de ilk
kez yabani bitki genetik kaynaklarının tahribini önleyici tedbirlerin
geliştirilmesi, biyolojik güvenlik politikaların oluşumu konularına yer vermesi
bir ön adım olarak değerlendirilebilir.
Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda, modern
biyoteknoloji uygulamalarının getireceği olanakların en iyi şekilde
değerlendirilmesi için modern biyoteknoloji alanının öncelikli alanlardan biri
olarak belirlendiği ve bu yönde geliştirilecek ulusal politikalara yönelik ilke
ve esaslar yer almıştır. Bu plan sürecinde hazırlanan Ulusal Çevre Stratejisi
ve Eylem Planı’nda (UÇEP), Türkiye’de biyolojik çeşitliliğin korunması ve
sürdürülebilir kullanımı için stratejiler ve öncelikli eylemler belirlenmiştir.
Bu çalışmalar daha sonra 1998’de hazırlanan Ulusal Gündem 21’in bu konudaki
belirlemelerine de zemin oluşturmuştur.
Yine bu plan sürecinde
hazırlanan “Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi Eylem Planı”, UÇEP’te
çizilen program çerçevesinde yürütülmüştür. Eylem Planı’nda benimsenen politika
özetle; bitki gen kaynaklarının korunması ve sürdürülebilir kullanımına yönelik
olarak uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesi yönündedir. Yine bu
doğrultuda hazırlanan “Bitki Çeşitliliğinin Yerinde Korunması Ulusal Eylem
Planı”nda, tarımsal biyoteknolojinin temeli olan Türkiye’nin bitki genetik
çeşitliliğinin durumu belirlenmiş ve kısa-uzun vâdede bu çeşitliliğin korunması
amacıyla gereken stratejiler tespit edilmiştir. Bu doğrultuda, korunması
gereken alanlar belirtilerek bu alanların gen yönetim merkezi olarak ilân
edilmesinin gerekliliği ortaya konmuştur. Böylece, Türkiye’de genetik
kaynakların yönetimi için yapılması gereken hususlar, detaylı olarak
belirlenmiştir.
Sekizinci Beş Yıllık Plan’da, Türkiye’de
modern biyoteknoloji uygulamalarından kaynaklanan zararların önlenmesi amacıyla
her iki konu ile ilgili politikaların (modern biyoteknoloji ve biyoçeşitlilik
politikaları) uyumlaştırılması gereğinin ve bu kapsamda biyogüvenlik konusunun,
ayrıntılı olarak ele alındığı görülmektedir. Bu çerçevede Plan hazırlıkları
aşamasında, bitkisel üretim ve tarımla
ilgili politikaları belirlemek için kurulan
özel ihtisas komisyonlarından “Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik Özel
İhtisas Komisyonu”nun hazırladığı rapor dikkat çekicidir. Raporda, bilimin
önünü kesmeden, insan sağlığı, sosyal yapı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde
oluşan/oluşacak olumsuzlukları bertaraf etmeye yönelik alınması gereken
biyogüvenlik tedbirleri değerlendirilmiş, bu çerçevede hukukî, kurumsal ve
idarî sistemler incelenmiş, bilgi paylaşımı ve kontrol ve izleme
mekanizmalarını içeren öneriler yer almıştır.
Rapor, dünyadaki ve AB’deki gelişmeler
doğrultusunda, Türkiye’de “Ulusal Moleküler
Biyoloji, Modern Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik Atılım Projesi”
hazırlanmasını tavsiye etmiş ve bu çerçevede öngörülen ulusal stratejinin
unsurlarını belirlemiştir: Bunlar; i) Araştırma Altyapısı, ii) Ar-Ge
Çalışmaları, iii) Uygulama ve Ekonomik Yansımalar, iv) Biyogüvenlik ve v)
Toplumun Bilgilendirilmesi ve Tüketici Haklarıdır. Raporda ayrıca Türkiye’de
bir “Ulusal Biyogüvenlik Kurulu”nun tesis edilmesi ve bu kurulun TÜBİTAK’ın
koordinatörlüğünde, Tarım ve Köyişleri, Çevre ve Orman, Sağlık, Sanayi ve
Ticaret bakanlıkları, TÜBA ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’ndan oluşması tavsiye
edilmektedir. Raporun sonuçları iki ana eksende özetlenebilir;
· Modern biyoteknolojinin
gelişmesi ancak moleküler biyolojide araştırma gücünün gelişmesiyle ve sanayi
uygulanabilir sonuçların elde edilmesiyle mümkündür.
· Modern biyoteknolojinin
toplumsal refaha katkı sağlaması, ancak çalışmaların her aşamasında
biyogüvenlik önlemlerinin alınması ile mümkündür.
Böylece modern biyoteknolojinin uygulama ve
çevre koruma yönü esas olarak kabul görmüştür. Özel İhtisas Komisyonu’nun bu
tespitleri Sekizinci Plan’da yer almıştır.
2. Hukukî Düzenlemeler
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından,
sadece araştırma ve deneme amaçlı olmak üzere, Bakanlıkça uygun görülen bu tip
tohumlukların ithaline mevzuat çerçevesinde izin vermeyi düzenleyen “Tohumluk
İthalât Uygulama Genelgesi” ilk kez 1988’de çıkarılmıştır. Bu genelge her yıl
yenilenmekte olup, en son 2005/1 sayılı Genelge yürürlüktedir.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nca 1998’de
“Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat”
yayınlanmıştır. Bu çerçevede, 1998 Yılı’ndan bu yana, uygulamada çıkan
aksaklıkları bertaraf etmek amacıyla, Talimat’ta zaman, zaman değişiklikler
yapılarak, Bakanlıkça, bazı araştırma merkezlerinde, ithal edilen transgenik
bitkilerin alan denemelerine alındığı bilinmektedir. Bu süreçte yürürlükte olan
“Bitki Çeşitlerinin Tescil Edilmesine İlişkin Yönetmelik”te değişikliklere
ihtiyaç duyulmuştur.
Türkiye’de GDO üretimi, pazara sürülmesi ve
gıda olarak kullanılması ile ilgili hukukî düzenleme ihtiyacı, Türkiye’nin
Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve bu Sözleşmenin eki
Protokolü olan Cartagena Biyogüvenlik Protokolü[8]’ne taraf olması ve AB
adaylık sürecinin başlaması (Helsinki, Aralık 1999) ile birlikte hız
kazanmıştır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nca, GDO’ların çevreye bilinçli
salımı ve pazara sürülmesi hakkında başlatılan hukukî düzenleme çalışmaları,
başlangıçta bir yönetmelik çerçevesinde hazırlanmış, ancak daha sonra (cezaî
müeyyideleri de içermesi bakımından) düzenleme “Ulusal Biyogüvenlik Kanun
Taslağı”na dönüştürülmüştür.
Ulusal Biyogüvenlik Kanunu Taslağı, Cartagena
Protokolü’nün hükümlerini içeren bir düzenlemedir. Taslak, genel çerçevesi
itibariyle, GDO’ların bilinçli salımı ve pazara sürülmesi konularını (GDO’lu
tohum ve gıdaların ithali ve satışı), insan ve canlı sağlığı ve çevre açısından
doğurabileceği riskleri gözönünde bulundurarak, idarî kuralları, kurumsal
işleyişi ve izlenmesi gereken kontrol işlemlerini içermektedir. Taslağın,
amacını belirten 1. maddesi şöyledir: “Bu kanunun
amacı; ülkemizde çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir
kullanımı ile bitki, hayvan ve insan sağlığı ve yaşamının korunması için 4898
sayılı kanunla onaylanan Birleşmiş Milletler Cartagena Biyogüvenlik Protokolü
de dikkate alınarak, modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen genetik
yapısı değiştirilmiş organizmalar (GDO) ve ürünleri ile ilgili faaliyetleri
düzenlemek, denetlemek, izlemek ve iz sürebilmek üzere biyogüvenlik sistemini
kurmak, geliştirmek ve uygulanmasını sağlamaktır.”
Yürürlükte olan 2872 sayılı Çevre Kanunu’nda
biyogüvenlik ile ilgili doğrudan bir hüküm yer almamaktadır. Halen TBMM Çevre
Komisyonu’nun gündeminde olan “Çevre Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun Tasarısı”nda, Kanunun 9. maddesinde yapılan değişiklikler çerçevesinde,
biyolojik çeşitliliğin korunması yönünde yeni hükümler öngörülmüştür. Buna
göre; “Doğal çevreyi oluşturan biyolojik çeşitlilik ile bu
çeşitliliği barındıran ekosistemin korunması esastır. Biyolojik çeşitliliği
koruma ve kullanım esasları sürdürülebilir kalkınma ilkesi doğrultusunda yerel
yönetimlerin, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve ilgili diğer
kuruluşların görüşleri alınarak belirlenir” ile “Biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilirliliğinin sağlanması bakımından nesli tehdit veya
tehlike altında olanlar ile nâdir bitki ve hayvan türlerinin korunması esas
olup, mevzuata aykırı biçimde ticarete konu edilmeleri yasaktır” hükümleri dikkat
çekmektedir.
8 Mayıs 2003 tarihinde kurulan Çevre ve Orman
Bakanlığı’nın teşkilât kanununa göre, biyogüvenlik ile ilgili konular
Bakanlığın ana birimlerinden olan Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel
Müdürlüğü’nün sorumluluğuna verilmiştir.[9] Kanunda biyolojik
çeşitliliğin korunması, Bakanlığın görevleri kapsamında genel bir hüküm olarak
yer almakla birlikte, söz konusu genel müdürlüğün görevleri ile ilgili olarak, “Ülkenin bitki ve hayvan türü genlerinin muhafazası ve iyileştirilmesi
ile ilgili iş ve işlemleri yürütmek” şeklinde ayrı bir hüküm bulunmaktadır.
Mevzuat ile ilgili olarak bir başka çalışma,
AB uyumu çerçevesinde Çevre ve Orman Bakanlığı’nca yürütülmekte olan Türkiye’de
çevre mevzuatının analizi ile ilgili projedir (2003, IMPEL). Bu çalışmada
“Kimyasallar ve GDO’larla İlgili Mevzuat Analizi” alt başlığı ile AB ve Türkiye
biyogüvenlik düzenlemeleri karşılaştırılmakta, mevzuat uyumunun yanı sıra, uygulamadaki
aksaklıklar kurumsal, idarî ve teknik eksiklikler açısından ortaya
konulmaktadır.
Türkiye’nin tarım politikalarını AB’ye uyumlu
hale getirmek amacıyla DPT ve Hazine müsteşarlıkları ile Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Ekim 2004’te Yüksek Planlama Kurulu’nun
onayına sunulan “2006-2010 Tarım Stratejisi”, hukukî bağlayıcılığı olan bir
belge olmamakla birlikte, hazırlanması gereken birincil (Tarım Çerçeve Kanunu)
ve ikincil mevzuatın temelini oluşturmak ve bu alanda AB başta olmak üzere DTÖ
platformunda yürütülen müzakerelere yol gösterici olmak bakımından önemli bir
belgedir. Türkiye’de AB uyum sürecinde tarımda yeniden yapılanmayı gerektiren
bir çok hususu ele alan bu strateji kapsamındaki “Çevre Amaçlı Tarımsal
Alanların Korunması Programı-ÇATAK” ile özellikle AB ilerleme raporlarının
üzerinde önemle durduğu gıda güvenliğinin sağlanması konusunda yer alan somut
uygulama hedefleri, dikkat çekmektedir.
Türkiye, bitkisel gen kaynaklarının
korunması, sürdürülebilir kullanımı ve çiftçi haklarının korunması konusundaki
“International Treaty on Plant Genetic Resources for Food and Agriculture”
Sözleşmesi’ni imzalamıştır (2000).
Konuyla doğrudan ilgili olmamakla birlikte,
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından 1994 Yılı’nda[10] “Bitkisel ve Hayvansal
Ürünlerin Ekolojik Metotlarla Üretilmesine İlişkin Yönetmelik” çıkarılmıştır.
AB mevzuatına uyuma yönelik olarak çıkarılan bu Yönetmeliğin genel amacı,
ekolojik dengeyi korumak ve bozulan ekolojik dengeyi yeniden tesis etmek için
ekolojik ürünlerin üretimini gerçekleştirmektir. Daha sonra 1996’da İhracat
Rejim Kararı[11] ve buna bağlı İhracat
Yönetmeliğinde ekolojik tarım ürünleri sertifikaya bağlı, kayda tâbi ürünler
listesinde yer almıştır. En son olarak, tüketiciye güvenilir, kaliteli ürünler
sunmak üzere organik ürün ve girdilerin üretiminin geliştirilmesini sağlamak
için gerekli tedbirlerin alınmasına ilişkin usul ve esasları belirleyen 5262
sayılı Organik Tarım Kanunu yürürlüğe girmiştir (Aralık 2004)[12].
3. Kurumsal Durum ve Uygulamalar
Türkiye’de GDO’larla ilgili uygulamalardan
tek başına sorumlu ulusal bir kurum bulunmamaktadır. GDO tarımı ile doğrudan
ilgili bakanlık olan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın[13] yanısıra, konunun çevresel
riskleri, gıda güvenliği ve halk sağlığı boyutları açısından, Çevre ve Orman
Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı da aynı ağırlıkta sorumlu bakanlıklardır. Gerek
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin, gerekse Cartagena Protokolü’nün teknik
konuları büyük ölçüde Tarım ve Köyişleri ile Çevre ve Orman bakanlıklarını ilgilendirmektedir.
Özellikle bu iki bakanlığın sıkı bir kurumsal işbölümü içinde olması
gerekmektedir. Politika ve idarî konular, teknolojik ve bilimsel konular ile
finans kaynakları ve
mekanizmaları açısından bakıldığında, bir çok ilgili kurumun yanısıra, DPT,
Gümrük ve Dış Ticaret müsteşarlıkları ile TÜBİTAK’ın bu alandaki sorumlulukları
öne çıkmaktadır.
Türkiye’de Biyolojik
Çeşitlilik Sözleşmesi’nin ilgili hükümlerinin ve Cartagena Protokolü’nün
uygulanması için ulusal düzeyde gerek duyulan hukukî, idarî ve teknik yapıyı
oluşturmak üzere ihtiyaçların tespiti amacına yönelik olarak yürütülmekte olan
projeler ve çalışmalar aşağıda belirtilmiştir:
Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı’nca (Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü-TAGEM) Eylül 2002’de
başlatılan, finansmanı yaklaşık 450.000 Dolar olan ve UNEP/GEF tarafından
desteklenen “Ulusal Biyogüvenlik Çerçevelerinin Geliştirilmesi Projesi”,
Cartagena Protokolü’nde kabul edilen biyolojik güvenlik önlemlerinin Türkiye’de
uygulamaya geçirilmesi için uygun bir stratejinin belirlenmesini
amaçlamaktadır. Bu çerçevede, bu alandaki mevcut hukukî boşluğun giderilmesi
amacıyla ulusal biyogüvenlik mevzuatının geliştirilmesi ve uyumlaştırılması
için aşamalı bir program belirlenmiştir. Proje kapsamında geçici bir statüyle
kurulmuş olan “Ulusal Biyogüvenlik
Komitesi”nde bakanlıklar, TÜBİTAK, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları
yer almıştır (Tüketici Hakları Derneği, TTKD, Türkiye İlâç Sanayicileri
Derneği, Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği, Türkiye Biyoteknoloji Derneği).
Bu proje kapsamında bu alandaki ihtiyaçların tespit edilmesine ve mevzuat
hazırlıklarına esas teşkil edecek değerlendirilmelerin yapıldığı çeşitli
çalıştaylar düzenlenmiştir. Bakanlık (Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü)
ayrıca “Ülkesel Genetik Kaynaklar Araştırma ve Geliştirme Projesi” kapsamında
ilgili kuruluşlarla arama konferansları niteliğinde toplantılar
yapmaktadır.
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin
uygulanması amacıyla Çevre ve Orman
Bakanlığı tarafından yürütülen[14] ve GEF
II kaynaklarından desteklenen “Türkiye’de Biyolojik Çeşitlilik ve Doğal
Kaynaklar Projesi”, 6 yıllık bir uygulama süresi içermektedir. Proje doğrudan biyogüvenlik konularına yönelik değildir. Proje kapsamında
Genetik Çeşitllik/Biyoteknoloji çalışması da bulunmaktadır. Bu çalışma ile
ulusal biyolojik güvenlik mevzuatının ilgili uluslararası sözleşmelere ve AB
mevzuatına uyumlaştırılması için karşılaştırmalı bir mevzuat analizi
yapılmaktadır. Bu kapsamda, “Biyolojik Çeşitliliğin Sürdürülebilir Kullanımı ve
Doğa Koruma için Hukukî Çerçevenin Akılcı Hale Getirilmesi Stratejisi”
geliştirilmiştir. Strateji dokümanında mevzuattaki boşluk ve çelişkiler ortaya
konulmakta, yeni yasal düzenlemeler ve kurumsal eşgüdüm öngörülmektedir.
4.
Değerlendirme
Ülkemizde transgenik bitkilerin ithalâtı
konusunda hukukî ve kurumsal alanda ciddî boşluklar, bilimsel ve teknik açıdan
da önemli ölçüde yetersizlikler bulunmaktadır. Türkiye’de GDO içeren yerli ürün
üretimi yoktur, ancak ithal edilen bazı ham ve işlenmiş ürünlerin GDO içerip
içermediği gıda güvenliği açısından fiilen denetlenememektedir. GDO’lu
tohumların Türkiye’de satışı yasaklanmış olsa da, bu tip ürünlerin ithalâtının
kontrolü yapılamamakta, girişler sadece beyana dayalı olarak ve gümrüklerde
kontrolsüz olarak cereyan etmektedir.
Türkiye’nin, özellikle, mısır, buğday, soya
fasulyesi gibi tarım ürünlerinin üretim ve tüketiminde GDO uygulamaları
açısından iyi bir pazar olarak görüldüğü dikkate alındığında; tarım, çevre ve
teknoloji politikalarının bütünleştirilmiş bir anlayışla değerlendirildiği
ulusal bir biyogüvenlik politikasına olan ihtiyaç, giderek ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’de her ne kadar GDO ve GDO
ürünlerinin çevreye kontrolsüz salımına resmen izin verilmemekte ise de,
GDO’ların hukukî olmayan yollarla ekimini kontrol eden denetim mekanizmalarının
varlığından söz etmek mümkün değildir. Bu alandaki Ar-Ge çalışmalarının çok
yetersiz olması ve teknik altyapının eksikliği de (uzman, labaratuvar vb.)
bilinen bir gerçektir. GDO’ların çevreye bilinçli olarak salımı ve pazara
sürülmesi konusunda Türkiye’deki mevcut hukukî düzenlemeler, bugünkü haliyle AB
mevzuatı ile uyumlu değildir.
Türkiye’nin Cartagena
Biyogüvenlik Protokolü’ne taraf olması, transgenik ürünlerin riskini de baştan
kabul etmiş olduğunu göstermektedir. Bu durumda GDO’lar konusunda kararlı bir
politika sergilenmesi ve bu politikaları yansıtan ve uygulamaya yönelik gerekli
yaptırımları da içeren ulusal mekanizmaları bir an önce kurması beklenmektedir.
[1] Geleneksel ıslâh metotları ve doğal üreme-çoğalma süreçlerinin dışında, modern biyoteknoloji uygulamalarıyla genetik yapısı değiştirilmiş canlı.
[2] Bilimsel verilerdeki yetersizlik ya da uzlaşmazlığın, alınacak tedbirleri ertelemek için bir neden oluşturmaması.
[3] Recombinant DNA Molekülleri Konferansı.
[4] Türkiye Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ne taraftır (27 Aralık 1996 tarih ve 22860 sayılı R.G.).
[5] Protokolün dünyada yürürlüğe giriş tarihi 11.10.2003’tür.
[6] Değiştirilmiş Canlı Organizma: Living Modified Organism-LMO
[7] Madde 8 (g): Biyoteknoloji sonucunda değişikliğe uğratılmış ve biyolojik çeşitliliğin korunmasını ve sürdürülebilir kullanımını etkilemesi muhtemel olumsuz çevresel etkiler doğurabilecek canlı organizmaların kullanılması ve serbest bırakılması ile bağlantılı riskleri düzenlemeye, yönetmeye veya denetlemeye yönelik araçları, insan sağlığı için doğabilecek riskler de dikkate alarak tesis veya idame ettirecektir.
[8] 24.6.2003 tarih ve 25148 sayılı R.G.
[9] Söz konusu genel müdürlüğün bünyesinde, Doğa Koruma Daire Başkanlığı’na bağlı Biyolojik Çeşitlilik ve Gen Kaynakları Şubesi bulunmaktadır.
[10] 18 Aralık 1994 tarih ve 22145 sayılı R.G.
[11] 6 Ocak 1996 tarih ve 22515 sayılı R.G.
[12] 3 Aralık 2004 tarih ve 25659 sayılı R.G.
[13] Gıda denetimi yetkisine sahiptir.
[14]Bu projenin yönetimi başlangıçta Orman Bakanlığı’nda iken, 2003 Yılı’nda Çevre ve Orman bakanlıklarının birleşmesiyle birlikte, Proje tek bir bakanlık tarafından yürütülmeye başlanmıştır.