DOĞADA İLÂÇ ARAYIŞI
TÇV’nin 2004’te yayınladığı bu kitapta;
Mark J. Plotkin,
doğadaki şifa verici sırların etkileyici
örneklerini verirken, piyasada satılan ilâçlarda
bitki ve hayvanlardan
elde edilen maddelerin ne
kadar önem taşıdığını anlatıyor.
Herkesi heyecanlandıracak bu kitabın
bir bölümü aşağıda verilmektedir.
Dermanın topraktan gelecek.
--Dr. Selman Waksman, 1944
Cordyceps mantarı, önem bile vermediğimiz şapkalı (zehirli) mantarla akraba olmakla birlikte, en yaratıcı kurgubilim yazarının bile hayalinden geçemeyecek bir hayat sürmektedir. Cordyceps orman tabanında hiç dikkati çekmeden yatıp, durumdan habersiz bir böceğin oradan geçmesini bekler. Böcek geçerken mantar hemen onun dış iskeletine yapışır. Derhal yakıcı bir kimyasal madde salgılayarak böceğin zırhını deler, ondan sonra böceğin vücuduna girip onun hayatî olmayan bütün organlarını yiyip bitirir, bu arada bir yandan da bir antibiyotik ve bir fungusit salgılayarak böceğin enfeksiyondan ölmesini engeller, başka böcek predatörlerini caydırmak için bir de insektisit salgılar. Böceğin hayatî olmayan bütün organlarını yiyip bitirdikten sonra, bu sefer beyninin de bir kısmını yer, böylelikle böceğin ormandaki ulu bir ağacın tepesine tırmanmasını sağlar. Oraya vardıklarında Cordyceps bu sefer böceğin beyninin geri kalanını da yiyip onu öldürür, vücudunun yarılıp açılmasını sağlar. Bu mantar bulunduğu o noktada, sporlarını orman tabanına 30 metre kadar yüksekten saçabilmektedir.
Ne gariptir ki, bilim adamları genellikle mantarlardan “aşağı organiz-malar” diye söz etmektedir.
Mantarlar olsun, aynı türün diğer üyeleri olsun, çağdaş tıpta çok büyük rol oynamaktadır. Dünyanın en önde gelen otuz ilâcının beşi mantarlardan türetilmiştir ve bunların en iyi bilineni de penisilin’dir. Mantarlar hâlâ dünyanın en az incelenmiş, ama en vaatkâr tedavi organizmaları sayılmaktadır. Cordyceps yalnızca bir örnektir. Chagas hastalığı, Güney Amerika’nın bazı kurak bölgelerinde en başta gelen ölüm sebebidir (Charles Darwin’in Beagle yolculuğu sırasında Brezilya’da Chagas kaptığı, bundan doğan komplikasyonlardan ötürü hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir). Hastalığa, saz kulübelerde yaşayan, haklı olarak ‘katil böceği’ diye adlandırılmış bir böceğin ısırığıyla geçen bir mikroorganizma sebep olmaktadır. Chagas hemen hemen her zaman ölümle sonuçlanır (ama bazen ilk enfeksiyondan ölüme kadar arada onlarca yıl geçebilmektedir). Kuzey Arjantin çöllerinde ziyaret ettiğim bazı kızılderili köylerinde vaka oranı % 100’e ulaşmaktadır.
Bilim adamları Cordyceps türlerinden birini incelemekte, bunun ‘katil böceği’ne saldırıp onu yok etmesini sağlamaya çalışmaktadırlar. Ama gerçek ve potansiyel tıbbî uygulamalar, yalnız hastalığın önlenmesiyle de sınırlı değildir. Çinli Olimpiyat koşucuları son zamanlarda bir kaç dalda dünya rekorları kırmaktadır (10.000 metre rekoru 42 saniyeyle kırılmıştır). Atletler rekor kıran performanslarını özel bir beslenme rejimine yorumlamaktadırlar. Bu rejime Cordyceps de dahildir!
Batılı doktorların
hemen hemen hiç biri bu acayip mantarı duymamıştır, ama bunun bazı Asya türleri
Çin’de çok değerlidir. Eski Çinliler Cordyceps’i iktidarsızlıktan sırt
ağrısına kadar her şeyin tedavisinde kullanmışlardır. 1700’lerin başlarında bu
mantar, kendi ağırlığının dört katı kadar gümüşe satılmaktaydı. Son zamanlardaki
klinik çalışmalar, mantarın yaşlılarda cinsel güdü azalmasına karşı gerçekten
etkili olduğunu
onaylamış, Cordyceps’i Viagra’nın mantar versiyonu olarak kabullenmiş
bulunmaktadır.
Ayrıca buna yeni kullanım alanları da eklenip durmaktadır. 1996’da Kathie Hodge adlı Cornell mezunu ve doktora öğrencisi olan mikolog, bugüne kadar Tolypocladium inflatum diye zor bir adla tanınan İskandinavya mantarını incelemekteydi. Bu mantar türü, imünosupresan ilâçlardan siklosporin’in kaynağı olup, ilâç organ nakli yapılan hastalara, yeni takılan organın vücutça reddedilmemesi için kullanılıyordu. İlâcın yıllık perakende değeri yüzmilyon doların epey üstüne çıkıyordu. Kathie Hodge öğretim görevlisi olarak grubundaki öğrencilere Mantarlara Giriş dersi vermekteydi. New York Eyaleti’nin kuzeyindeki kampusun yakınında bulunan ormanda, öğrencilerinden bir grubu mantar toplama turuna götürdü. Her zaman rastlanan mantarların yanısıra, ilginç bir şey buldular. Ölü bir böceğin kafasının arkasından mantar çıkmış, büyümüştü. Hodge böceğin ölüsünü dikkatle alırken küçük mantarı koparmamak için özen gösterdi ve onu laboratuvara getirmeyi başardı. Garip numuneyi yavaşça bir laboratuvar kabına koydu, böylece mantarın büyümesine, değişmesine izin verdi … hayat döngüsünü belgelemeyi ancak bu yolla başarabilirdi.
Hodge şanslı çıkmış, mantarı seksüel döneminde ele geçirmişti. Biyologlar bu dönemin nasıl başlatılabileceği hakkında halen pek az şey bilmekteydiler, ama mantarın bütün üreme döngüsünü gözlemlemedikçe, seksüel dönemi doğru belirlemek, imkânsız değilse bile, çok zordu. Hodge elde ettiği böcekli mantarın büyümesini sağlayabildi, derken mantar, aseksüel döneme geçti, Hodge’un tahmin ettiği şeyi inanılır biçimde kanıtladı: Tolypocladium diye bilinen bu mantar aslında Cordyceps’ in bir türüydü ve siklosporin adlı ilâcın kaynağı olarak tanınıyordu. Biyologlar bu kârlı ilâcı hangi mantarın ürettiğini daha yeni yeni öğrenmektedirler. Bu arada, daha onbinlerce mantar türüyle diğer mikrop türlerinin de hâlâ gözden geçirilmesi gerekmektedir.
Ya incelemiş olduğumuz, ama henüz tam anlamıyla yararlanmadığımız türler? 1950’lerde bilim adamları, sıtmaya karşı kinin kabuğu özü alan kalp hastalarında kalp atışı düzensizliklerinin azaldığını fark etmişlerdi. Yapılan araştırmalar, ağacın kabuğunda bulunan ve günümüzde kinidin diye bilinen bir bileşimin, kardiyak aritmilerinin tedavisine etkili olduğunu ortaya çıkardı. Aynı şey Cordyceps için de söz konusu olabilir. İsviçre’nin ilâç devlerinden Sandoz firması, mantardan izole ettiği bir bileşime şimdilik NIM-811 adını vermiştir. Bu kimyasal madde, molekül yapısı bakımından siklosporin’e benzemektedir, ama immün sistem supresyonuna yol açmamaktadır. Buna karşılık, anti-HIV aktivite göstermektedir. Tıpkı halen kullanılan anti-AIDS kokteyli olan AZT (azidotimidin) gibi, NIM-811 de virüsün üreme yeteneğini etkilemektedir. Ama virüsün üremesini etkileyiş zamanı, AZT’nin etkileme zamanından farklı bir üreme aşamasıdır. Son zamanlarda yayımlanan bir makale şöyle demektedir: “NIM-811, replikatif zamanlama açısından AZT’den farklı bir zamanda etki yaptığından, iki bileşim enfekte hücre kültürleri üzerinde birlikte kullanıldıklarında, sinerjist bir inhibisyon düzeyi sağlanabilmektedir.”
Biz insanlar,
tıpta kullanılan mantarlarla ilişkilerimizin 1928’de, Alexander Fleming’in
Penicillium küfü üzerindeki çalışmalarıyla başladığı yanılgısını hep
sürdürürüz. Oysa bu yanılgı 1991’de, Alpler’in
Avusturya-İtalya sınırındaki tepelerinde yürüyüş yapan Alman karı-kocanın, bir
Similaun Buzulu’na gömülü erkek cesedini bulmasıyla yıkıldı. O yıl havalar çok
garip gitmiş, kuru bir kış geçmiş, pek az kar yağmış, ardından da sıcak bir yaz
bastırmıştı. Kuzey Afrika’da fön rüzgârları fırtınalar koparıp tonlarca
kumu Alpler’e savurmakta, buzların her zamandan fazla erimesine yol açmaktaydı.
Bunun sonucunda, dağların her yanındaki buzul kitlelerinin de hacmi küçülüyordu.
Similaun Buzulu da bunun dışında kalamamış, böylelikle beşbin yıl önce yakalanıp
öldürülmüş, buzun içinde donmuş olan “Buz Adam”ın bedeni ortaya çıkmıştı.
Buz Adam eski çağların bir kar fırtınasında bu tuzağa kısılmış olduğu, normal yollardan törenle mezara gömülmüş olmadığı için (çünkü günümüzde bilim adamlarının incelediği kalıntılar yalnızca mezarlardan çıkarılan, genellikle kuru iskeletler olmaktadır), kehribara sıkışmış sineği andırıyordu. Zamanın içinde donmuş bir hayattı. Bulunmuş en eski eksiksiz insan kalıntısıydı … böylesinin bir daha bulunabileceği de hayli kuşkuludur. Bilim adamları onun temsil ettiği Neolitik kültürle ilgili çok zengin bir bilgi zenginliğine ulaştılar. Cesedin ve taşıdığı malzemenin analizinden, insanların o çağlarda saçlarını kestikleri, vücutlarına döğme yaptıkları ortaya çıktı. Oysa bilim adamları bu uygulamaların çok daha geç başladığını sanmaktaydılar. Neolitik çağda giysilerin, soğuktan korunmak amacıyla sandığımızdan çok daha gelişkin biçimde dikilmiş olduğunu da öğrendik. Ayrıca tarih öncesi atalarımızın silâhlar hakkındaki bilgisinin de bizim sandığımızın çok çok ilerisinde olduğunu gördük. Buz Adam’ın oklarına takılı tüylerin biçimlendirilişi, havada giderken spin sağlayacak biçimdeydi. Böylelikle oklar hedefini çok daha kolay bulabilecekti. Buradan, bu insanların balistik ilkeleri gayet iyi anlamış olduğu ortaya çıkıyordu. Bir o kadar etkileyici olan bir şey de, elinin bileğine taktığı kürk banta bağladığı huş mantarıydı. Buz Adam üzerinde ilk analizleri yapan Avrupalı ekip başlangıçta bu mantarların çıra olarak kullanıldığını düşünmüştü. Oysa şimdi bunların bilinen en eski ilk yardım çantası olduğunu düşünüyoruz.
Mantarların bazıları kuru ve süngersi olduğundan, gerçekten ateş yakmakta etkili olabileceği bilinir. Ama huş mantarını yakmak zordur. O mantar bu işe uygun değildir. Mikologlar bu tür mantarın, bakteri öldürücü poliporik asit C bakımından çok zengin olduğunu çabucak bildirdiler. Buz Adam ve vatandaşları, görünüşe göre bu mantarı Alexander Fleming’den elli veya yüz yıl önce ilâç olarak kullanmışlardı.
Buz Adam’ın mantarları, o çağ insanının bu maddeleri bildiği ve tedavi amacıyla kullandığı yolunda tek işaret olmaktan da uzaktır. Lütfen Mısır’da MÖ 166 dolaylarında yazılmış Ebers papirüsünün şu cümlesine bakın: “Ama eğer yara çok çürürse, o zaman üstüne haşlanmış arpa ekmeği koyup sarın.”
Klasikler üzerinde çalışan bilim adamı John Riddle, eski Yunanlıların jimnazyum duvarlarında oluşan küflü tabakayı sıyırıp yaralar üzerine koyduklarını, Azteklerin de enfeksiyon hastalarına küflenmiş tortilla yedirdiklerini kaydetmiştir. Binlerce yıl önce Çinli tedaviciler de çıban veya benzeri cilt enfeksiyonları üzerine küflü soya fasulyesi koyarlardı. Eski Yunan’da Dioscorides, mantarı pek çok sağlık sorunlarına çare olarak öneriyordu. Fransızların enfeksiyonlara küflü peynir uyguladığı bilinmektedir. Ortaçağın süt sağan İngiliz kızları da yaralarına küflü ekmek sararlardı. Ben kulak ağrıları çekmeye başladığımda (herhalde bakteriyel sebeplerle), Amazonlu şamanlar beni de orman mantarlarının usâresiyle tedavi etmişlerdi. David Werner’le Bill Bower’in 1984’te yazdığı Learning to Promote Health (Sağlığı Güçlendirmeyi Öğrenmek) adlı kitapta da şunları okumaktayız: “Penisilinin keşfinden önce Meksika’nın kırsal bölgelerinde yaşayan halk, lohusalıkta ateşi yükselen kadınlarını, yaprak kesen karıncalara ait yeraltı bahçelerinden alınma mantardan yapılmış çay içirerek tedavi ederlerdi. Bu mantarın penisilinle ilgili olması muhtemeldir.”
Mantarlar, mikropların yalnızca bir grubudur. Bunlardan başka, bakteriler, alg’ler ve protozoa’lar da vardır. Bu dördü arasında mantarlarla bakterilerin hastalık tedavisinde çok daha önemli olduğu görülür. Bakteriler kesinlikle dünyadaki yaşamın en eski canlı türüdür, ilk ortaya çıkışları üçmilyar yılın öncesine gitmektedir, yani başka her yaratıktan ikimilyar yıl daha eskidirler. Ayrıca herhalde en yaygın ve en çok çeşitlilik gösteren canlı türü de onlardır … örneğin her insanın taşıdığı E. coli bakterilerinin sayısı, dünyada gelmiş geçmiş bütün insanların sayısından fazladır. Bakteriler, en küçük boydaki canlılardandır. Bu cümlenin sonundaki noktaya, yaklaşık çeyrek milyon bakteri sığabilir. Çok da yaygındırlar, çünkü Himalayaların en yüksek doruklarında da, okyanus tabanlarında da, yer kabuğunun altındaki derinliklerde de bulunabilmektedirler (Yer kabuğuna sokulmuş en derin sondalardan biri, inebildiği derinliklerin en dibinde de yine bakterilerle karşılaşmıştır!). Bu yaratıkların dünyadaki canlılar arasında en kalabalık grubu oluşturduğu da ortaya çıkabilir. Evrim biyologu Dr. Dtephen Jay Gould, The New York Times’da yayınlanan bir yazısında şöyle demektedir: “Gençliğimin ders kitapları, yaşadığımız çağı İnsan Çağı diye tanımlarlardı. Bugünkü dil tercihleri, daha çok, Memeliler Çağı terimini beğenmektedir. Kendilerini kayırma güdüsü daha az olan, daha hoşgörülü kimseler, çok hücrelilerin gerçekten dominant bir grubunu onurlandırmayı seçmekte, bir milyonu aşkın tanımlanmış türü bulunan (memelilerde bu sayı yalnızca 4000’dir) bir grubu seçip Böcekler Çağı sözünü ileri sürmektedirler. Ama bu önermelerin hepsi de, olsa olsa çok hücrelilerden yana bir önyargıyı yansıtabilir. Biz bugün de, gezegenimizin son 3,5 milyar yılında olduğu gibi, Bakteriler Çağı’nı yaşamaktayız.”
Biyologlar bakterileri prokaryotlar olarak sınıflandırmakta, bütün diğer canlı formlarından farklı saymaktadırlar (diğerleri ökaryotlar olarak sınıflandırılmaktadır). Prokaryotlar ufacık, tek hücreli canlılar olup, organize, yani organ benzeri yapılara sahip değildir, yani bütün ökartyotlarda bulunan çekirdek gibi şeyler bunlarda yoktur. Prokaryot-ların çevresi, onları destekleyen ve koruyan kalın hücre duvarlarıyla çevrilidir ve bu duvarlar polisakkarit adını alan karmaşık bir şeker yapısındadır. Bu duvarlara yalnızca bakteriler sahiptir. Hayvanlar bu hücre duvarlarına sahip olmadığı için, yalnızca bu duvarlara, selektif olarak saldıran ilâçlar, hayvanların içindeki bakterileri öldürmekte, bunu hayvana zarar vermeden yapabilmektedir. Bir başka ifadeyle bu hücre duvarlarını “Aşil topuğu”nun bakterilerdeki karşılığı olarak görmek mümkündür.
Mikrobiyologlar bakterileri iki ana gruba ayırmakta, bunu da, Cristof Gram adlı Danimarkalı bilim adamının adı verilen belli bir boya maddesini emip ememediğine dayandırmaktadırlar. Bunu esas alarak bir bakteriyi “gram pozitif” ya da “gram negatif” olarak adlandırıyoruz. Çoğu bakteriler insan yaşamını etkilemez, ama bazıları bu konuda olumlu rol oynar. Bunu ya dolaylı yoldan, topraktaki azotu fikse edip bitki yaşamına yardımcı olarak, ya da daha doğrudan, sütü peynire dönüştürerek ya da sindirime yardımcı olarak yaparlar. Bakteriler bazen de en ölümcül hastalıklarımızdan sorumludur. Bakteryal zatürre (enfeksiyonlu hastalıklar arasında ABD’de en başta gelen hastalık ve ölüm sebeplerinden biri), kolera, difteri, bel soğukluğu, cüzzam, veba, kızıl, frengi, tetanos ve tifo bu hastalıklar arasındadır.
Son zamanlardaki araştırmalar, bazı bilim adamlarının, eskiden yaşlılıktan, beslenme biçiminden ya da genetikten kaynaklandığını sandığımız bir takım kronik hastalıklardan da bakteriler sorumlu olabilir diye düşünmesine yol açmıştır. Enfeksiyonlu hastalık olmadıkları varsayılan Alzheimer, artero skleroz (damar sertliği), artrit, astım ve kanser de tamamen ya da kısmen bakterilerden kaynaklanabilir. Mide ülserlerinin sebebi uzun zamandan beri, stresten kötü beslenme tarzına kadar her etkene yorumlanırken, bugün artık Helikobakter enfeksiyonundan kaynaklandığı öngörülmektedir. Eğer kronik hastalık diye bilinen durumların enfeksiyondan kaynaklandığı hipotezi doğru çıkarsa, bakteriler daha önce tahmin bile edemeyeceğimiz kadar çok sayıda hastalıklardan, mutsuzluklardan ve ölümlerden de sorumlu olabilir. Diğer mikropların tıbbî potansiyeline gelince (bunlar daha şimdiden enfeksiyonlu hastalıklara karşı en başarılı tedavi yöntemlerimizi sağlamışlardır), bu potansiyelin de sandığımızdan çok daha büyük olabileceği ortadadır.
Mantarlar antibiyotiklerin tek kaynağı değildir. Bakteriler bu konuda daha da zengin bir rol oynamaktadır. Toprak bakterilerinin bir grubu olan aktinomisetler, başka her organizmadan fazla ticarî antibiyotiğin kaynağı olmuşlardır. Missouri Botanik Bahçesi Müdürü Dr. Peter Raven’ın tahminlerine göre, 1974’e kadar keşfedilen üçbin civarındaki antibiyotiğin ikibini, aktinomiset’lerden gelmektedir. Tabiatın garip raslantısına bakın ki, tüberküloz da (türümüz için en eski ve yaygın ölüm sebeplerimizden biri) bir aktinomiset’tir. Bu dehşet verici hastalığın ilk bilinen ilâcı olan streptomisin’in de yine aynı bakteri türünden türetilmesi ilginçtir.
Mikropların -bakteri, alg, mantar ve protozoa’ların- çeşitliliği gerçekten akıl durdurucu düzeydedir. Genellikle çıplak gözle görülemeyen bu organizmalar, yine de, başka her canlı türünden fazla sayıdaki dallarıyla hayat ağacına tahakküm edebilmektedirler. New Scientist’ten Bob Holmes’a göre bu dallar, “bir düzineyi aşkın ana grubu içermektedir ve bu grupların her biri diğerlerinden, insanla çam ağacı kadar farklıdır.” Bilim adamları bütün türlerden henüz % 5’in altında bir miktarını tanımlamışlardır, bu-nun da ancak pek küçük bir yüzdesi yeni bileşimler olasılığı açısından taranmıştır. Mantarların onüç milyondan fazla türü bulunabilir, fakat bugüne kadar laboratuvarlarda incelenenler yetmişbin kadar türdür, testten geçenler esas olarak antibiyotik potansiyelleri bakımından araştırıl-mışlardır. Son zamanlardaki araştırmalar bakteriler arasında da hayallere sığmayan bir çeşitliliğin ve karmaşıklığın varlığına işaret etmektedir.
Yakın geçmişe kadar bakterileri tarif etmek ve anlamak için onları doğal
ortamlardan (genellikle toprak örneklerinden) toplamak ve laboratu-varlarda
üretmek gerekiyordu. Bu iş sabır isteyen, zor ve çoğu zaman verimlilikten uzak
bir işti. Ama DNA alınıp polimeraz zincirleme reaksiyon (PCR) usulüyle çoğaltma
olsun, diğer yeni teknikler olsun, bilim adamlarının çok şaşırtıcı sonuçlara
ulaşabilmesini sağlamaktadır. Daha önceki toplama ve üretme tekniklerinin etkili
olmaktan çok uzak bulunduğunu gören bilim
adamları, bugün artık mikrobiyal çeşitliliğin eski tahminleri
kat be kat aştığını anlamaktadırlar. Michigan Eyalet Üniversitesi’nden
Dr. John Holt, “Arka bahçenize çıktığınızda, eğer kafanıza koymuşsanız, kısa bir
süre içinde bin kadar yeni tür bulabilirsiniz” demektedir. Norveçli bilim adamı
Dr. Vidgis Torsvik, bir gram toprakta onbin farklı türün işaretlerini bulmuştur
ve bu sayı, daha önce bilimin tanımlayabildiği bakteri türü sayısının iki
katından fazladır. Yalnız yeryüzündeki türlerin sayısıyla ilgili tahminlerimizi
yükseltmekle kalmayıp, aynı zamanda mikroplar krallığının bize sağladığı bütün
hârika ilâçlara rağmen daha ne kadar büyük tıbbî potansiyeller içerdiğini de
anlamak zorundayız.
Biyolojik açıdan mantarlar, bitki benzeri organizmalardır, klorofilleri yoktur, yaprak, sap ve kök gibi tipik bitki organlarından da yoksundurlar. Bitkiler kendi besinlerini kendileri yapabilirken, mantarlar başka organizmalarla beslenmek zorundadır, bunu da enzimler salgılayıp besin maddelerini emerek yaparlar. Bakteriler gibi onlar da hemen her yerde, havada, toprakta, suda, yiyeceklerde, insan vücudunun üzerinde ve içinde var olabilirler. Genellikle çok küçüktürler, ama gelmiş geçmiş en büyük organizma da onların arasından çıkmıştır: Bin yaşında, ikibuçuk mil kare boyutunda bir yeraltı mantarı, 1992 Yılı’nda ABD’nin kuzeybatısındaki Washington Eyaleti’nin güneybatı bölgesinde keşfedilmiştir.
Mantarlar da bakteriler gibi, bizim türümüzle bir aşk-nefret ilişkisini sürdürüp durmaktadır. Bu mikroorganizmaların insanda yol açtığı hastalıklar arasında, madura ayağı, mantar hastalığı ve histoplasmoz sayılabilirken, bitkilerde yol açtıkları hastalıklardan akla kestane küfü, Hollanda karaağaç hastalığı gibileri gelmektedir. Mantarlar hayatımızı bir çok yararlı yoldan da etkilemektedir. Sanayide kullanılan enzimleri üretmekte, zararlı böceklerin paraziti olup onları öldürmekte (Cordyceps’i hatırlıyor musunuz?!), toksik maddeleri tüketip detoksifiye etmekte, bazı ağaçların büyümesini kolaylaştırmaktadırlar. Mayalar (onlar da mikroskopik mantarlardır), biranın, ekmeğin ve şarabın üretilmesinde kilit rol oynarlar. Yenilebilen mantarlarla onlara akraba pek çok türler de bir çok kültürlerde temel beslenme maddesi olarak kullanılmaktadır.
Buz Adam olayında
da gördüğümüz gibi, mantarlar çok uzun zamandan beri tedavi amacıyla
kullanılmaktadır, yeni yeni kullanım alanları da sürekli olarak
geliştirilmektedir. Son otuz yıl içinde Cordyceps’den üretilen
siklosporin, çok önemli bir immünosupresan üretimine esas olmuştur. Mürekkep
mantarından alınan koprin (alkolle karışınca mide bulantısına yol açar)
alkolikleri içkiden vazgeçirmek için kullanılmaktadır. Mukor mantarlarının dal
gibi yayılan filamentleriyle ilgili olarak da yara pansumanı
patenti alınmıştır, çünkü bu mantarlar
nemi tutmakta, ya-
ralı bölgede hızlı iyileşme sağlamaktadır. Merck Firması’nın kanda kolesterol
düzeyini düşürmekte kullanılan büyük başarı kazanmış ilâcı Lovastatin (Mevacor)
de bir toprak mantarından üretilmektedir. Binlerce mantar türü de hemen hemen
yalnızca antibiyotik özellikleri açısından değerlendirilmiş bulunmaktadır, ama
geride denenecek daha yüzbinlerce (belki de milyonlarca) mantar beklemektedir.
Tıpta mikroplara gösterilen ilgi belki, insanlar arasında değil ama, mikroskopik organizmalar arasındaki bir savaşın sonucu sayılabilir. Türler arasındaki beka mücadelesini düşündüğümüzde, Tennyson’un “dişleri, pençeleri kızıl tabiat” mısraı akla gelmektedir, ama bakterilerle mantarların mücadelesi daha tabiat ilk dişini çıkarmadan, ilk kırmızı kan hücresini oluşturmadan çok önce başlamıştır. Büyük olasılıkla bu mikroorganizmalar, insanların sahneden çekilmesinden çok sonra da mücadelelerini sürdürüyor olacaklardır. Batı tıbbının antibiyotik kullanması aslında, mantarların diğer mikroorganizmalarla savaşabilmek için üç milyar yılda geliştirdiği silâhları alıp, insana saldıran mikroplara karşı kullanmak olarak yorumlanabilir.
Bol antibiyotikli bir dünyadan baktığımızda, yakın geçmişte enfeksiyonlu hastalıkların yol açtığı ölümlerin ne kadar çok olduğunu kavrayabilmek zor olmaktadır. Bugün hâlâ görülen zatürre, oldukça yakın bir geçmişte öldürücü hastalıklar arasındaydı ve bu hastalığa yakalanların üçte biri hayatını kaybederdi. Daha yirminci yüzyılın başında, ABD’de altı yaşın altındaki bütün çocukların yarısını öldüren sebep, enfeksiyonlu hastalıklardı. Traş sırasındaki küçük bir kaza sonucu oluşan kesik, kan zehirlenmesi sebebiyle ölüm getirebilirdi. Hapşıran birinin yanında ve yakınında bulunmak bile ölümcül sebep olabilirdi. Hemen hemen bütün ameliyatlar ve doğumlar, insanları ölümcül enfeksiyon tehlikeleriyle yüzyüze getirebilirdi. ABD iç savaşı ya da Birinci Dünya Savaşı gibi mekanize savaşlarda çarpışan askerler de, aldıkları yaralardan çok, kaptıkları enfeksiyonlar yüzünden ölürlerdi. Güvenli ve etkili antibiyotiklerin keşfi, ticarileşmesi ve yaygın ulaşılabilirliği, cerrahî uygulamalardan savaşlara, kent yaşamına kadar her şeyi devrimden geçirmiş bulunmaktadır.
Büyük Fransız bilim adamı Louis Pasteur, hastalıklara mikropların yol açtığını keşfetmiştir. Ama Pasteur’ün bilime tek katkısı bu değildir. Pastörizasyonu icat etmiş, aşılama sürecini sık uygulanan bir işlem haline getirmiş, kuduz aşısını şahsen geliştirmiştir. Pasteur bazı bakteri türlerinin diğer bakterileri yok ettiğini de kaydetmiş, ama bu fikrini hiç bir zaman tıbbî uygulama alanına taşımamıştır.
Pasteur’ün çağdaşı olan İskoçyalı Dr. Joseph Lister da, sterilizasyon ve dezenfeksiyon konularının ilk teşvikçileri arasında en ünlü olanıdır. Eğer mikroplar her yerde varsa, o zaman cerrah da mikropları bir hastadan diğerine taşıyabilir diye düşünmüştür. Lister, cerrah arkadaşlarını, ameliyatlar arasında ellerini yıkayıp sonra da sterilize etmeye ikna etmiştir. 1844’te Lister’in bir hastanın yarasını iyileştirmek için ham bir küf özü kullandığı söylenmektedir. 1871’de de Lister, bazı küflerin bir takım bakterilerde büyümeyi durdurduğunu görerek, mikropların birbiriyle savaştığına dair kayıtlar düşmüştür. Erkek kardeşine yazdığı dikkate değer bir notta, bir tür Penicillum küfüyle, cerrahî antiseptik (!) olarak deneyler yapmayı düşündüğünü söylemiştir. Ne var ki, bu parlak fikri konusunda daha sonra ne gibi adımlar attığı kayıtlara geçmiş değildir.
1877’de İngiliz bilim adamı Dr. John Tyndall, Penicillum küflerinin, test tüpündeki bakterileri öldürdüğüne dikkat etmiştir. Ama bu madde, Sir Alexander Fleming’in aynı mantarla 1920’lerde yaptığı deneylere kadar Batı tıbbının ayrılmaz bir parçası haline gelmemiştir. Yine de, küf özünün geliştirilip doğal kaynaklardan elde edilen en hayatî ilâcın yapılması, bazı müstehzî bakışlarla ve tesadüfe bağlamalarla karşılaşmıştır.
Fleming, Birinci Dünya Savaşı sırasında savaş sahasında cerrahtı. Arkadaşlarıyla birlikte, leş kokan enfeksiyonlu yaralar sebebiyle acılar içinde ölen askerleri seyretmiş, sonunda savaş biter bitmez enfeksiyonların tedavisi üzerinde araştırmalara başlamaya karar vermişti. 1928’in Eylül ayında Fleming, staf-bakterilerin çıbana yol açan bir suşunu inceliyordu. Kısa bir tatilden sonra, Londra hastanelerinden birindeki laboratuvarına döndüğünde, bakterilerini ürettiği petri kabının üzerini küfle kaplanmış buldu. Bu tür kirlilikler karşısında bilim adamları genellikle petri kutusunu çöpe atar, deneye en baştan başlarlardı, ama Fleming’in sabırlı ve beceri sahibi bir gözlemci olduğu da gerçekti. Tabağa dikkatle baktığında, küfün bakterilere doğru ilerlemekte olduğunu, stafilokokları sulu bir ezmeye dönüştürdüğünü fark etmişti. İlgisi uyandı, içinde mikrotitanik bir savaşın sürmekte olduğu petri kutusunun fotoğrafını çekti. O fotoğraf, insanla mikrop arasındaki ilişkide bir dönüm noktası oldu.
Fleming küfün birazını sıyırıp aldı, içinde kültür ortamı olan bir test tüpüne koydu. Küf artık bu maddeyle beslenip büyüyebilirdi. Daha işin en başından itibaren, deneyleri için gerekli miktarda malzeme elde etmenin zorluklarıyla karşılaştı. Penisilini sağlıklı farelere enjekte ettiğinde etkilenmiyorlardı. Buradan, ilâcın pek de toksik olmadığı belliydi. Bundan sonra Fleming penisilini dış yaralara uygulamaya başladı, bu yaraların çabucak ve komplikasyon çıkarmadan iyileştiğini gördü.
Bir ilâcın vücutta etkili olması için, o vücuda giren işgalciye saldırırken vücudun kendisine (ideal olarak) hiç bir zarar vermemesi gerekir. Enfeksiyonlu hastalıkları vücudun bağışıklık sistemiyle birlikte çalışarak yok eden aşılardan farklı olarak, antibiyotikler hastalığa yol açan organizmalara doğrudan saldırarak işlev görürler (aşılar, askerleri eğitmeye gelen eğitmenlere benzetilebilirken, antibiyotikler savaşmak için dışardan getirilen hazır ve silâhlı adamlara benzetilebilir). Etkili bir metot seçmek gerekirse, “akıllı bomba”nızı yalnızca bakteri hücrelerinde bulunabilen hedeflere yöneltmek iyi olur. İşte penisilin’in de iş görüş tarzı, tam böyledir. Penisilin’in hedefi, bakteri hücresinin kendine o benzersiz duvarı örmek için kullandığı enzimdir. Enzim olmazsa, hücre kendine dış duvarını oluşturamaz, duvarsız kalınca da, sonunda çatlar ve ölür. Daha başka antibakteriyaller de bulunmaktadır, bunlar ya hücre çoğalmasını etkileyerek, ya da hücre membranının geçirgenliğini değiştirip bakteriye kontrolunu kaybettirerek, hücreye girip çıkanı kontrol etmesini önleyerek iş görürler. Bakteriler, duvarlarının desteğinden yoksun kalınca yaşamlarını sürdüremezler. Bu tıpkı insanın da, iskeleti olmadan yaşayamamasına benzer.
Demek ki, penisilin bir bakıma ideal ilâç gibi görünüyordu - ama Fleming’in bu keşfi yine de oldukça az dikkat çekebildi. Yapı olarak çok dikkatli ve tedbirli bir insan olan Fleming, bundan sonra atılması gereken adımı atmadı … oysa şimdi geriye bakınca, ne yapılması gerektiği çok daha net görülebiliyor. Fleming yeni ilâcı hiç bir zaman hasta canlılara enjekte etmeye, yeni bulgunun iç hastalıkları da tedavi edip etmediğini anlamaya kalkışmadı. Bulgularını 1929’da yayınladığında, tıp dünyasından pek az bir tepki alabildi.
Yeni ilâçlarla
ilgili araştırmalarda, güzel raslantılar sık sık meydana gelir. Aslında böyle
şeylere bilimin her alanında da rastlanır. Bilim
adamları elbette ki, her keşfe basit bir hipotezle başlandığına, testlerin
sonunda mantıklı bir sonuca ulaşıldığına inanılmasını yeğlerler. Bazı çok büyük
keşifler gerçekten de öyle gerçekleşmiştir. Ama bazı devrimsel keşifler de
-penisilin gibi toplumu ve uygarlığın yolunu değiştirenler de dahil olmak üzere-
şansın bir anlık parlak bir ilhamla birleşmesi sayesinde gerçekleşmişlerdir.
Fleming’in petri kutusu deneyinin kırk yıl boyunca yeniden yaratılamamış olması, bu işte de böyle bir tesadüfün rol oynadığının göstergesidir. Fleming’in kendisi de yıllar sonra yeniden denemiş, ama başarıya ulaşamamıştır. Petri kutusu açık duran pencerenin yakınına bırakılıyor, ama aynı tür Penicillium gelişmiyordu. Ya da doğru Penicillium getirilip, içinde staf bakterileri bulunan petri kutusuna konuyor, ama bakteriler ölmüyordu. Fleming’in 1928 Eylülü’nde dünyayı değiştiren hamlesini mümkün kılan neydi?
Belki bu sorunun
cevabı, Fleming’in laboratuvarının nerede bulunduğuyla ilgiliydi. 1928
sonlarında, mikolog C.J. La Touche, Fleming’in St. Mary Hastanesi’ndeki
laboratuvarının iki kat aşağısında, çeşitli küflerin alerjilere etkileri
konusunda deneyler yapmaktaydı. Belki onun küflerinden biri Fleming’in
laboratuvarına girmiş, o belirli penisilin türünü mümkün kılmıştı. İrlandalının
ofisiyle İskoçyalının petri kutusunun bulunduğu laboratuvarı birbirine bağlayan
iki yol vardı, biri merdiven, diğeri de asansör boşluğuydu. Hava mevsim
koşullarının üzerinde soğuk gidiyordu. Mantarın gelişmesine bu da katkıda
bulunmuş olabilirdi. Ayrıca biz bugün, penisilinin bakterileri kendilerine hücre
duvarı örme konusunda engellediğini biliyoruz. Bu da, olgunlaşmış, yetişkin
bakterileri öldürmediği, henüz olgunlaşmamış olanların üremesini engellediğini
gösterir. Daha sonraki dönemlerde, petri kutuları içinde eşit miktarda
Penicillium küfüyle olgun staf bakterileri denendiğinde, sonucun “mucize
küf”ün zaferiyle değil, berabere bir skorla noktalanmış olması belki de
doğaldı.
Olaylar tesadüfen üstüste gelmemiş olsaydı, keşif de, olayların ona bağlı
gelişmesi de, yıllarca sonra gerçekleşebilirdi.
Savaş -bu sefer insanlar arasındaki savaş- da rol oynamıştı tabiî. 1940-41 kış mevsiminde, uluslararası manşetlerin dikkati yeni antibiyotiklere değil, Hitler’in ordularının ilerleyişine odaklanmış durumdaydı. Almanlar Fransa’yı ezip geçmiş, batı Avrupa’nın çoğunu işgal etmişlerdi. Sovyet orduları da Nazi saldırıları karşısında gerileyip durmaktaydı. Hitler’in generalleri Deniz Arslanı harekâtına hazırlanıyor, İngiltere adalarını da almak üzere bulunuyorlardı. Savaş alanlarında yaraların tedavisine ihtiyaç, ilâcın ticarî olarak geliştirilmesinde çok önemli rol oynayacaktı.
Avustralyalı Dr. Howard Florey başkanlığında, Oxford Üniversitesi’nde kurulan bir araştırma ekibi, olayı Fleming’in bıraktığı yerden aldı. Florey, penisilini ilk olarak, Fleming’in kendisinden biraz ödünç küf alabilmiş bir arkadaşından duymuştu. Ayrıntılı inceleme yapmaya yetecek kadar malzeme üretmek Avustralyalıya da zor geldi. O sırada ekibe Dr. Ernst Chain adlı bir Alman-Yahudi mülteci de katıldı ve ekip liderini sebat etmeye teşvik etti. Böylelikle Hitler’den kaçmış bir Yahudi, sonunda Üçüncü Reich’ın ordularının Müttefik kuvvetlerince yenilmesinde rol oynayacak antibiyotiğin geliştirilmesine yardımcı olmuş oldu. Chain daha sonra, bu projeye ilgi duymasının, “mucize ilâç keşfetme hevesiyle değil … projenin bilim dünyasında ilgi çekmesi sebebiyle” olduğunu da itiraf etmişti!
Florey’in ekibi laboratuvarda gelecek vâdeden sonuçlar almaktaydı. Penisilin enjekte edilen kemirgenler, ölümcül strep bakterisi enjeksiyonuna rağmen sağ kalıyordu. Bir sonraki adım, ilâcın bakteriyal enfeksiyonlara yakalanmış insanlar üzerinde denenmesiydi, onun da sonuçları sansasyonel oldu. Bu ilâcın olmaması durumunda ölecek olan hastalar, mucizevî biçimde iyileşiyorlardı. Talebe arz yetiştiremiyorlardı. İngiliz bilim adamları bisküvi kutularında, hastane yataklarına taşınan ördeklerde Penicillum küfü yetiştirmeye çabalıyorlardı. Penisilin öyle kıymete binmişti ki, tedavi görmüş hastaların idrarından geri alınarak yeniden kullanıma sokulmaya çalışılıyordu (bu da Sibirya köylülerinin bir uygulamasını hatırlatmaktaydı … köylüler bazen, halüsinasyona yol açan bir mantarı kullanmış yerel zenginlerin idrarını içiyorlardı … tıpkı penisilin olayında olduğu gibi, burada da kimyasal maddeler vücutta bozulmamış oluyordu).
Florey ile ekibi, bulgularının stratejik öneminden emindiler. Bu ekipteki bilim adamları, Naziler İngiltere’yi fethetmekte başarılı olursa Amerika’ya kaçmayı planlamış, araştırmalarının günün birinde Müttefiklerin amaçlarına hizmet etmesini sağlamayı seçmişlerdi. Almanların test tüplerine el koymasından korkan Florey ekibi, üreyebilecek Penicillium sporlarını kendi giysilerine sürmekteydiler. İngiliz sanayii, sağ kalmaya çabalarken, deneysel araştırmalara harcayacak zamanı da, parayı da ayıramazdı. Florey daha önce, New York’taki Rockefeller Vakfı’ndan bir miktar bağış almayı başarmıştı. Acaba o vakıf, günün birinde Amerika da savaşa girerse kendileri açısından da büyük stratejik önem taşıyacak bu araştırmaya daha fazla destek vermeyi kabul eder miydi?
Yanında küfü yetiştirmeyi en iyi bilen adamlarından Norman Heatley ile birlikte Florey, gizli bir hava pistine gitti, oradan ışıkları söndürülmüş bir uçağa atlayıp Lizbon’a uçtu. Portekiz savaşta tarafsız olduğu için, hem Müttefiklerin, hem de Mihver güçlerinin casusları ve mültecileriyle doluydu. Lizbon’a varınca iki İngiliz, değerli kargolarını alıp bir PanAm deniz uçağına bindiler ve New York’a doğru yirmidört saatlik yolculuğa başladılar. La Guardia Marine Hava Terminali’ne 2 Temmuz 1941 günü indiler.
İki hafta sonra Rockefeller Vakfı’nın yardımıyla, ABD Tarım Bakanlığı’nın Illinois’da, Peoria’da yeni kurduğu bölgesel araştırma laboratu-varının müdürüyle karşı karşıyaydılar. Heatley ile Amerikalılar burada penisilin üretilmesi konusunda bir kaç devrimsel hamle gerçekleştirdiler. Ortabatı bölgesinin kalbinde bulunan yeni USDA tesisi, mısır ve mısırın yan ürünlerine yeni kullanım alanları açmaya ayrılmıştı. İngiliz-Amerikan ekibinin ilk deneylerinden biri, küfü mısır likörü içinde yetiştirmeye çalışmak oldu. Bu madde, mısırın nişastası alındıktan sonra artan kokulu kalıntıdan başka bir şey değildi. Küf bu yeni besin içinde sevinçle büyüdü, daha önceki deneylere göre yirmi kat fazla penisilin yaptı. Heatley ile Amerikalı çalışma arkadaşları bu üretimi daha da arttırmakta kararlıydılar. Küfü henüz mısır likörünün yalnızca yüzeyinde üretiyorlardı. Acaba sıvının her yanında üretilebilir miydi? Derin fermantasyon metodu uygulanabilir, bu değerli ilâçtan bol miktarda sağlanabilir miydi?
Penicillum notatum o koşullardan hoşlanmadı. Bilim adamları, bir başka türün koşullara daha iyi adapte olup olamayacağını merak ettiler. Peoria mikologlarından Dr. Kenneth Raper, ABD Ordu Nakliye Komutanlığı’nın yardımını sağladı, kısa süre içinde yerkürenin her yanından toprak örnekleri akıp geldi. En üstün suşun, sarı Penicillum olduğu, bunun da Peoria pazarlarındaki çürümüş bir kavundan alınabileceği anlaşıldı! Penicillium chrysogenum yalnız Fleming’in ilk küfünden daha fazla penisilin üretmekle kalmıyor, derin fermantasyona da uyum sağlıyordu. Bu küfe bugüne kadar üretilen bütün penisilinlerin dedesi diye isim takılmıştır.
1942 Yılı’nın sonlarında, ABD’de henüz yalnızca yüz kişi penisilinle tedavi edilmişti. Ama aradan üç yıl geçtiğinde, penisilin milyonlarca hayat kurtarmış bulunuyordu. Müttefik kuvvetlerine sunduğu manevî katkılar da asla azımsanamazdı. Cephede yaralanan Alman askerleri hâlâ babalarını, dedelerini siperlerde öldüren enfeksiyonlara kurban verirken, nice Müttefik askeri de aynı yaraları alıyor, ama yeni küften yapılan ilâç sayesinde, Lazarus gibi sanki mezardan kalkıyor, savaşmayı sürdürüyordu.
Merck İlâç Şirketi (bu şirketin basında Alman asıllı George Wilhelm Merck vardı), olayda öncü rolü oynadı. Dinî inancı sebebiyle Du Pont’da işe alınmayan Yahudi Max Tishler’in yönetiminde bir program uygulandı, hem cephelerdeki müttefik askerlerinin, hem de ülkenin, bütün ihtiyacını karşılayacak kadar penisilin üretildi. Penisilin, 1943 Yılı’ndaki o korkunç Coconut Grove gece kulübü yangını kurbanlarına da kullanıldı, yanıklardan hasar görmüş ciltte üreyen staf bakterilerine özellikle etkili olduğu ortaya çıktı. Sonuçlar öylesine iyiydi ki, ABD Hükümeti’yle ilâç şirketleri onsekiz ay içinde bütün askerî ihtiyaçlara yetecek maddeyi sağladılar (Müttefikler’in “gizli silâhı” İkinci Dünya Savaşı tarihlerinin pek çoğunda fazla yer bulmamakla birlikte, Graham Greene’in Üçüncü Adam adlı romanı, bu ilâcın savaş sonrası Avrupası’ndaki karaborsa ticaretini ele almaktadır).
Savaş çabalarının gerekli kıldığı tek doğal ürün de penisilin değildi. Pasifik cephesinin geniş kesimlerinde sıtmaya yakalanmış askerler de yalnızca Cinchona ağacının kabuğuyla iyileşebiliyorlardı. Güneydoğu Asya’nın Cinchona plantasyonlarını Japonlar daha savaşın başında ele geçirmiş oldukları için, Smithsonian botanisti Dr. Raymond Fosberg Güney Amerika’ya, aynı ağacın bazı verimli türlerini bulmaya gönderilmişti. Bir gece, Güney Kolombiya’nın And Dağları’ndaki ıssız bir yerde, pire dolu bir otelde, Fosberg, Almanca konuşmalar duydu, sonra birisi kapıyı vurdu. Açtığında, kendisini izlemekte olan iki Nazi ajanını gördü. Yüreği yerinden oynarken, adamlar ona, kaçak gelmiş kininden satmak istediklerini söylediler. Almayı hemen kabul etti. Bunu hem Pasifik’teki askerlere yardımcı olmak için, hem de kendi ihtiyacını karşılamak için kabullenmişti.
Kinin, Pasifik
savaşları için şarttı. Sıtmadan ölen Amerikalıların sayısı Mihver güçlerinin
mermilerinden ölen Amerikalılardan çoktu. 1944 ortalarında dev Japon denizaltısı
I-52 ana limanından ayrılıp, bir Alman
U-bot’uyla gizli randevusu için Atlas Okyanusu’na yollandı. Görevi, Japonya’nın
en değerli hammaddelerini, Alman silâh teknolojisiyle
değiştokuş etmekti! 23 Haziran 1944 gecesi, I-52, Almanların
U-530’uyla buluştu. Ama
müttefiklerin şifre uzmanları, düşmanın şifrelerini çözmüşlerdi. Bir Amerikan
bombardıman uçağı gelip Japon denizaltısını batırdı, içindeki herkesi öldürdü.
Elli yıl sonra, Titanic’in aranması sırasında geliştirilen sonar
teknolojilerini kullanan araştırmacı Paul Tidwell, o denizaltıyı beşbin metre
kadar derinlikte buldu. Batırıldığı sırada o denizaltı ne taşıyormuş? Altın,
lastik ve üç ton da kinin!
Hiç bir antibiyotik tek başına, bütün hastalık yapan bakterilere karşı etkili bir çare olamamıştır ve olamaz da. Antibiyotik devriminin başlangıcından beri, hep farklı antibiyotikler farklı bakteri tipleri üzerinde değişik etkiler göstermiştir (örneğin penisilin, boğaz enfeksiyonu yapan belli bir tür bakteriye karşı etkiliyken, eritromisin de başka türdeki deri enfeksiyonlarında tercih edilmektedir). Penisilinden etkilenmeyen bakterileri de başka mantarların öldürebileceğini fark etmek, dünyanın her yanında yeni mantarlar arama seferberliğine yol açtı. Başlangıçta bir Venezuella toprak mantarından izole edilen kloramfenikol, hem gram-pozitif, hem de gram-negatif bakterilere etkiliydi, özellikle de tifüs ve tifoyu çok iyi kontrol edebiliyordu. Penisilinden farklı olarak bakterileri doğrudan öldürüyor, üremesini durdurmakla uğraşmıyordu. Bir Amerikan toprak mantarından üretilen Streptomisin de hem gram-pozitif, hem de gram-negatif bakterileri etkileyebiliyordu. Selman Waksman ile Rutgers Üniversitesi’ndeki arkadaşları, onu 1940’ların ilk yarısında keşfedip geliştirdiklerinde, ilk defa olarak tüberküloza karşı da etkili bir çâre elde edilmiş oldu. Dünyanın en güçlü antibiyotiklerinden biri olan vankomisine gelince, o da Endonezya çamurlarında bulunan bir mantarın ürünüydü.
Yeni antibiyotiklerin ve onların üretilebileceği mantarların aranmasından, daha başka ilâçların aranmasına geçildi. Böcek öldüren Cordyceps mantarından üretilen imünosupresan siklosporin de antibiyotikler aranırken ortaya çıkmış, keşfindeki raslantılar penisilin’deki kadar dikkat çekici olmuştur. Sandoz’da çalışan bilim adamlarından H.P. Frey, Norveç’de tatilini geçirirken, eve döndüğünde analiz etmek üzere bir kaç toprak numunesi toplamıştı. İnsanlarda organ nakli işlemini, riskli ve deneysel bir prosedür olmaktan kurtarıp oldukça sıradan bir rutin haline getirecek maddeye rastlamış olduğundan haberi yoktu.
Organ nakli cerrahisinin temel zorluğu, vücuda giren yabancı nesneyi öldürmek amacıyla saldırıya geçmek üzere zekice tasarımlanmış olan bağışıklık sistemimizdir. Yabancı bir organizma vücudun içinde kendini belli ettiği anda, bağışıklık sistemimiz derhal uyarılmakta, akyuvarlar alarmı vermekte, saldırıp yabancıyı mahvetmekte, hattâ bazen yiyip bitirmektedir. Eğer akyuvarlar serseri bir bakteri yüzünden bir beslenme çılgınlığına kapılabiliyorsa, bütün bir organın girmesine nasıl tepki göstereceklerini düşünebilirsiniz! Acaba bu savunma güçlerini, nakledilmiş organa saldırmaktan alıkoymanın yolu var mıdır?
İsviçreliler Norveç toprağı numunesindeki mantardan alınan kimyasal bileşimleri testlerden geçirmeye başladıklarında, bu kimyasalların zayıf antibiyotik olduğunu görüp hayal kırıklığına uğradılar. Normalde artık daha fazla araştırmaya gerek de yoktu. Ama bileşiklerin bilgisayar analizi, bunların yepyeni tip, kullanımda olanlara hiç benzemeyen bileşikler olduğunu söylüyordu. Siklosporin adı takılan yeni bileşik, insan bağışıklık sistemi üzerinde denendiğinde, sistemi benzersiz bir şekilde baskıladığı görüldü. T hücrelerini yeni dokuya saldırmaktan caydırıyordu.
Kornea, kalp,
böbrek, akciğer, dalak gibi organlar ve dokular bugün düzenli olarak
nakledilmektedir. Siklosporin vazgeçilmez bir rol oynamayı sürdürmektedir. İlk
kalp naklinin yapıldığı Barney Clard yalnızca onsekiz gün yaşayabilmiştir, ama
bugün aynı prosedürden geçenlerin
% 80’i bir yıldan uzun yaşamakta, pek çoğu çok daha uzun yaşamaktadır. Bu mantar
ürünü daha şimdiden bir milyar doların üzerinde gelir yaratmıştır, ama güçlü bir
antibiyotik olmaması sebebiyle ekarte edilmesine de ramak kalmıştır. Bu ürünün
keşfedilmesi sırasında, im-münosupresif madde arayan laboratuvarların sayısı pek
azdı. Farmakolog Dr. Ryan Huxtable’ın ifadesiyle, “Değer, ihtiyacın bir
fonksiyonudur. Geleceğin ihtiyaçlarını önceden bilmek ne kadar zorsa, bugün
değersiz olan bir türün hep öyle değersiz kalacağı sonucuna varmak da bir o
kadar zordur … 30 ya da 40 yıl önce, Siklosporin gibi bir immünosupresan’a
ihtiyaç olacağını kim kestirebilirdi? Bu tür maddeler olmasa, doku ve organ
nakilleri mümkün olamazdı … Bundan sonra ortaya çıkacak keşifler ve koşullar
karşısında hangi ihtiyaçların doğacağını şimdiden bilemeyiz.”
Antibiyotikler çoktan beri “mucize ilâçlar” olarak ilân edilmiş olsa da, ufkumuzda türümüze yönelik korkunç bir tehdit daha belirmiştir: İlâca dirençli bakteriler. Preston’un The Hot Zone gibi kitaplarının, Outbreak gibi filmlerin bu kadar popüler olması, Ebola gibi katil virüslere yönelik büyük bir korkunun doğmasına yol açmıştır. Gerçi Ebola da, daha az bilinmesine rağmen onun kadar tehlikeli olan Bolivya Hemorajik Humması gibi varyeteler de, daha çok rütubetli tropik bölgelerin sapa ormanlarında bulunmaktadır, ama ilâca dirençli bakteriler bize çok daha yakındır, örneğin mahallemizdeki hastanede bile bulunabilmektedir. Bakteryal zatürre gibi, kan zehirlenmesi, frengi ve tüberküloz gibi, bir zamanlar kolay tedavi edildiğine inanılan hastalıkların mikropları, bazı antibiyotiklere dirençli suşlar geliştirmişlerdir. Bilinen hastalık bakterilerinin her biri, antibiyotiğe dirençli bir suş geliştirmiş durumdadır. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’ne (CDC) göre, yalnız 1992 Yılı’nda ABD’de onüçbini aşkın hasta, ilâca dirençli bakteriyal suşlar yüzünden ölmüştür.
“Katil mikrop” olgusu medya’nın da dikkatini çekmiş, Time ve Newsweek gibi dergiler konuyu kapak yazısı olarak almıştır. Ama olayın tehlikesi daha başından belliydi. 1945’te Alexander Fleming’in kendisi de bu tehlikeye, The New York Times’a verdiği bir röportajda değinmişti. Gerçekten de onun dediği gibi, bazı bilim adamları staf bakterilerinin penisiline direnç geliştirdiğini daha 1946’da görmüşlerdi. Yani ilâcın yaygın kullanımı üzerinden henüz beş yıl geçmiş olduğu halde, tehlike belirgin biçimde ortaya çıkmıştı. Veremin ilk ilâcı olan streptomisin ilk defa olarak 1943’te izole edilebildiği halde, ilâca dirençli verem süşleri 1947 gibi erken tarihlerde ortaya çıkmış bulunmaktaydı.
Bakteriler antibiyotiklerin akıllı bombalarını etkisiz hale getirmek için, korkunç denecek kadar kurnaz yöntemler geliştirmişlerdir. Sık rastlanan savunmalardan biri, antibiyotiği daha bakteriyi yok etmeden önce imha edecek maddeler üretmektir. Staf bakterilerinin bazıları, penisilinaz adlı bir bileşim üretmektedir. Bu madde penisilin molekülünü yok etmektedir. Bir başka hile de, bakterinin dış membranını değiştirmesi, bu sayede antibiyotiğin hücreye girmesini önlemesidir. Ayrıca bakterinin antibiyotiği hücreden dışarı “kusması” da bir başka taktik olarak ortaya çıkmaktadır.
Bakteriler son derece hızlı üremekte ve değişmekte, direnci hemen hemen matematiksel bir kesinlik haline getirmektedirler. İnsanların yeni bir nesil yaratması için ortalama yirmi yıl kadar bir süre geçmesi gerekmektedir. Her kuşak yeni bir genetik materyal bileşimini temsil eder, beka yeteneğini potansiyel olarak arttırır. Buna karşılık bakteriler on dakikada bir üreyebilmektedir. Bir bakteri, yirmi dört saatlik bir süre içinde yaklaşık 17 milyon yeni bakteri yaratmış olabilmektedir ya da bizim büyüyüp, olgunlaşıp, çiftleşip çocuk sahibi olabileceğimiz süre içinde 8.160.000.000 yeni bakteri yaratabilmektedir. Bir tek gün içinde yalnızca bir tek bakteriden doğan 17 milyon bakterinin ilâca dirençli olması, bütün olaylar zincirini başlatmanın ön şartıdır.
Antibiyotiklerin kullanımı, dirençli suşların yaratılışını, evrimini, gelişmesini ve yayılmasını kolaylaştırmaktadır. Hasta bir kere ilâcı alınca, ilâca duyarlı suşlar ölmekte, geriye yalnızca dirençli formlar kalmakta, onlar çoğalarak işi devralmaktadır. İlâca dirençli suşların çoğalmasına yardımcı olan bir yaygın olgu da ilâçların yanlış kullanımıdır. Acaba kaçımıza kutudaki son hapa kadar hepsini yutmamız söylendiği halde, kendimizi “daha iyi hissetmeye başladık” diye yarıda kesmişizdir? Bu çok sık rastlanan bir durumdur ve böyle olunca bakteriler de öldürücü dozun altında bir dozla yüzleşmiş olur, ilâca en iyi nasıl uyum sağlayacağını bu sayede öğrenir. Ayrıca doktorlar bazen nisbeten yumuşak bir antibiyotiğin yeterli olacağı durumlarda vankomisin gibi güçlü antibiyotikleri gereksiz yere önermektedir. Sonuçta tabiî vankomisine dirençli suşlar çoğalmakta, başka antibiyotiklerin yetmediği durumlarda son tedavi çaresi olması gereken bu ilâç artık etkili olamamaktadır. Olayın diğer iki suçlusu da, antibiyotikle iyileşmeyen virüs enfeksiyonları için bile en kuvvetli antibiyotikleri isteyen hastalarla, çok büyük araştırma ve geliştirme bütçelerini düşünerek yeni ilâçlarından bir an önce büyük gelir bekleyen ilâç şirketleridir.
Direnç problemini daha beter eden sebeplerden biri de, yediğimiz etlerin ve içtiğimiz sütlerin çoğunda yine antibiyotik bulunmasıdır. Antibiyotikler yalnız çiftlik hayvanlarının enfeksiyonlarını tedavi etmekle kalmayıp, onların daha hızlı büyümesine de yardımcı olmaktadırlar. Yem imalâtçıları genellikle antibiyotiği doğrudan tahıllara katarlar. ABD federal kanunlarının, sütte seksen farklı antibiyotiğin eser miktarda bulunmasına izin verdiğini acaba kaç kişi bilir?
Hastanelerde sık rastlanan, iyi bilinen, kolaylıkla etkilenen bakterilerin ortadan kaldırılması, meydanı sık kullanılan ilâçlardan etkilenmeyenlere bırakmakta, onlara bir ekolojik niş açmaktadır. Toplumdaki değişimler de soruna katkıda bulunmuştur. Uluslararası jet yolculukları, enfeksiyonlu hastalıkların yirmi dört saat içinde gezegenin bir yanından diğer yanına ulaşmasını kolaylaştırmaktadır. AIDS virüsünün var olması, çok büyük bir bakteri nüfusunun da, sağlıklı bağışıklık sistemlerinde yapamayacakları biçimde üreyebilmelerine yol açmaktadır. Kentsel nüfus içinde yaşlıların ve evsizlerin oranının büyümesi, hastalığa nisbeten duyarlı bir nüfus kesiminin varlığına işaret etmektedir. Son olarak da (ama en korku verici olanı), bakterilerin yeni keşfedilen bir yeteneğini dikkate almak gerekir. Bunlar ilâca dirençlilik genini, yalnız kendi soylarından geleceklerle değil, hiç akrabalığı olmayan mikroplarla da paylaşabilmektedir! Bir organizma, DNA’nın plasmid diye bilinen parçasını bir başka bakteriye verebilmektedir. Bu tıpkı bilgisayar oyunlarına tutkun olanların, aralarında hileleri, kurnazlıkları paylaşmasına, karşılarındaki arkadaşlarının da bilgisayarı oyunda ilk defa yenmesini sağlamalarına benzemektedir. Bu plasmid transferi sebebiyle, bakteriler henüz hiç karşılaşmadıkları ilâçlara bile direnç geliştirebilmektedirler.
Bu arada, ürküntü verici yeni bakteri suşları da gelişmeyi sürdürmektedir. Sanayileşmiş dünyada yaşayan bizler, kibirimizden, enfeksiyonlu hastalıkları yoksul ülkelerde yaşayanların derdi olarak görme eğiliminde olsak da, aslında o hastalıklar bizim ülkelerimizde bile can alıyor. Streptokok bakterisi, strep boğazın en iyi bilinen sebebi olmakla birlikte, başka hastalıklara da yol açmaktadır. Ciltteki impetigo gibi nisbeten hafif hastalıklardan, kızıl hastalığı gibi ciddî durumlara kadar, pek çok koşul onların aktivitesinden doğar. Ama ölümcül potansiyele sahip çok sağlam yeni suşlar da hâlâ belirmekte, her insan için tehlike oluşturmaktadır. Muppet’lerin yaratıcısı mültimilyoner kuklacı Jim Henson, 1990 Yılı’nda bu korkunç suşlardan birinin saldırısına uğramıştı. Henüz elliüç yaşında ve sağlıklı olmasına rağmen Henson bir kaç gün içinde öldü. Hastalık vücuttaki organlardan birçoğunun çalışmasını engelliyordu. Söz konusu suş, bulaştığı beş kişiden dördünü öldürmektedir.
Bir o kadar korkunç (belki de daha korkunç) bir suş da, strep bakterisidir. Doktorların “nekrotizan miyosit” diye isimlendirdiği bu canlı, insanın kanını donduran daha beter bir isimle de anılır: “Et yiyen bakteri”. Bilim adamları bu suşun, bakteriye bir virüs saldırıp ona toksik kimyasallarını salgılattığı zaman ortaya çıktığını tahmin etmektedirler. Bakteri deriyi kas dokusuna bağlayan bağ dokulara saldırmaktadır. Bu et tabakasında, kaslardaki gibi zengin bir damarlar ağı yoktur, dolayısiyle damarların taşıdığı bağışık hücrelerden ve enfeksiyonla mücadele edecek antibiyotiklerden de yoksundur. Bakteri ve salgıladığı toksinler çevredeki dokulara kan gitmesini durdurarak bu dokuları öldürmektedir. Bu bakteri bir saat içinde bir inç boyunda eti yiyebilme yeteneğindedir! 1994 Yılı’nda da Kanada’nın karizmatik ayrılıkçı lideri Lucien Bouchard’a saldırmışlar, doktorlar ona megadoz antibiyotik enjekte ettikten sonra, hayatını kurtarabilmek için bir bacağını da kesmek zorunda kalmışlardır. Eğer doktorlar tedavide biraz daha az atak olsalar, Bouchard kesinlikle ölmüş olacaktı ve gerek Quebec’in, gerekse Kanada’nın geri kalanının siyasal kaderini de mikroplar tâyin etmiş olacaktı.
1969’da ABD Sağlık
Bakanı, “artık enfeksiyonlu hastalıklar defterini kapama zamanı geldi,” diye
beyanda bulunmuştu. Bugünlerde o söze çok atıf yapılmaktadır ama, doğru bir söz
olduğu için değil. Bu kişi, elimizdeki antibiyotikler cephanesiyle mikropların
üstesinden geldiğimize, artık dikkatlerimizi kanser gibi, kalp hastalığı gibi
konulara çevirmemiz gerektiğine samimiyetle inanmıştı. Önde gelen ilâç
şirketleri de aynı kanıda oldukları için araştırma-geliştirme paralarını yeni
antibiyotik arama alanından çekip başka taraflara yöneltmeye başlamışlardı. 1950
ile 1970
arası dönemde anti-enfektif ilâç geliştirme işi, ilâç şirketleri arasında “bende
de var” türünden bir yarışa dönüştü, zaten piyasada var olan ilâçlarda çok küçük
ilerlemeler sağlamakla yetinildi. Bugün bakteriler her zamandan hızlı
gelişirken, yarış tekrar yeni ilâç geliştirme alanına kaydı. Ama şimdi de sorun,
bu yeni antibiyotiklerin nereden geleceği!
Yeni antibiyotiklerin ana kaynaklarından biri yine bakterilerin kendisi olmayı sürdürecek. Bakteri kökenli oldukça yeni bir türev, Synercid’dir, piyasaya Fransız ilâç şirketi Rhône-Poulenc tarafından sunulmuştur. Rhône-Poulenc mikrobiyologlarından Dr. Harriette Nadler’a göre, ilâcın geliştirilmesinin asıl başlama tarihi, bilim adamlarının 1955 Yılı’nda Arjantin’den gelen toprak numunesini görmesine kadar dayanmaktadır. O numuneden kompleks bir yeni bileşik çıkarılmış, ama firmanın bu kimyasalın analizini ve testlerini yapması yedi yıl sürmüştür, çünkü kimyasal maddenin yapısı diğer antibiyotiklerden çok farklıdır. Bu yeni sınıf bileşiklere “streptograminler” ve “pristinamycinler” adı verilmiş, bu isimler bileşiğin alındığı bakterinin adına dayandırılmıştır: Streptomyces pristinaespiralis. İlk ticarî formülasyonu, 1960’larda Fransa’da piyasaya çıkan bir oral antibiyotik olmuştur. Synercid’e gelince, o paranteral (enjekte edilebilir) bir ilâçtır ve 1980’lerde geliştirilmiştir.
Synercid görünüşe göre ilâca dirençli bazı bakterileri de öldürebilmektedir, çünkü onları öldürüş biçimi hayli farklıdır: Mikrobun kilit bir yerine yapışarak onun sağ kalabilmek için ihtiyacı olan proteinleri üretmesini engeller. Aynı zamanda bakterinin formunu ve işlevlerini de etkileyerek hücre duvarını kalınlaştırır, sonra da erimesine yol açar. Dr. Nadler’a göre bu hücre duvarı parçalanması, mikrop için ölümcül olmaktadır.
Synercid’in doktorların dikkatini çekmesi, vankomisin’e dirençli iki bakteri suşuna etkili olmasındandır. Geçtiğimiz bir kaç yıl içinde bir kaç bin Amerikalı, ilâca dirençli bakteri enfeksiyonlarından Synercid sayesinde kurtulmuştur. Ama onun da etkisi sabote edilmeye başlamıştır. Avrupalı çiftçiler Synercid benzeri antibiyotikleri, yem katkısı olarak kullanmaktadırlar. Bu yemleri yiyen hayvanlarda şimdiden Synercid’e dirençli bakteriler gelişmiştir ve bunların insanlara saldırması da yalnızca bir zaman meselesidir. Tufts Tıp Fakültesi’nden Dr. Stuart Levy, antibiyotikler ve direnç konusunda bir klasik sayılan Antibiyotik Paradoksu adlı eserinde şöyle demektedir: “Synercid bir panzehir değildir. Tek yaptığı, bize biraz zaman kazandırmaktır. Uzun vâdede bizi kurtarmayı Synercid de başaramaz.”
Levy, halen var olan antibiyotiklerin çok daha dikkatli kullanılması gerektiğine kesinlikle inanmaktadır. Daha başka bilim adamları da bakteriyal dirençle mücadeleyi daha doğrudan bir yolla yapmaya çalışmakta, bakterinin tetrasiklini hücrenin dışına pompalamasını engellemenin, penisilin molekülünü ufacık, etkisiz zerreler halinde parçalamasını durdurmanın şifresini çözmeye uğraşmaktadırlar. Eğer bunu başarırlarsa, söz konusu “eski” antibiyotikler yeniden hayat bulabilir.
Çoğu bilim
adamları yeni antibiyotik kaynağı olarak gözlerini mikroplara çevirmiş olsalar
da, hayvanlar krallığında daha başkaları, örneğin amfibiler (kurbağagiller) de
günümüzde vaatkâr bir ipucu sunmaktadır. 1980’lerin sonlarında yumurtalarını
almak için Afrika’nın pençeli kurbağalarını ameliyat eden Dr. Michael Zasloff
(Ulusal Sağlık Enstitüsü’nden), oldukça garip bir gözlemde bulunmuştur. Bu
amfibilerde enfeksiyonlu yaraya çok seyrek rastlanmaktadır. Hiç temiz
sayılamayacak suya bırakılsalar bile, durum değişmemektedir. Zasloff bunun
üzerine, bu hayvanlar çevrelerindeki mikroplara nasıl karşı koyuyorlar, diye
düşünmeye koyulur. Biraz daha araştırma yapınca, karşısına yepyeni bir
antibiyotik sınıfı çıkar. Kendisi bunlara “magaininler” adını verir. Bu isim
İbranice’de kalkan anlamına gelen bir sözcükten gelmedir. İzole edilip test
edildiğinde magaininlerin yalnız bakterileri öldürmekle kalmayıp, aynı zamanda
bazı mantarları, parazitleri, hattâ bazı tümörleri de yok
edebildikleri anlaşılmıştır! Zasloff bu ilâçları piyasaya sürmek üzere hemen
“Magainin Pharmaceuticals” adlı bir şirket kurmuştur.
Magaininler, bakterileri alışılmadık bir biçimde öldürmektedir. Bakteri molekülünün yüzeyindeki negatif elektrik yükü, pozitif yüklü magainin’i çekmektedir. Bir kere yerine yerleşince de, magainin tıpkı zırh delen bir hücre gibi davranmakta, mikrobun hücre duvarında bir delik açmakta, bakteriyi o şekilde öldürmektedir. Pexiganin adlı bir magainin büyük gelecek vâdetmektedir. Bu madde diyabetik ayak ülserlerinin tedavisinde ikinci aşama deneylerini de başarıyla tamamlamış bulunmaktadır. Söz konusu hastalık ABD’de her yıl yüzbin diyabet hastasının sorunudur. Pexiganin yalnız ülserleri iyileştirmekteki etkisini ortaya koymakla kalmamış, aynı zamanda ilâca dirençli bazı bakteri suşlarına karşı da gücünü göstermiştir.
Zasloff’un başarısı, hayvanların ürettiği antibiyotikler konusunda pek çok araştırmanın başlatılmasına ilham vermiştir. Bu araştırmaların sonucunda, insanda, geyikte, inekte, domuzda ve köpek balıklarında bulunan antibakteriyal maddeler, hastalık yapan mikroplarla, yani en eski düşmanlarımızla savaşımızda yeniden öne geçmemizi sağlayabilecek gibi görünmektedir. Ama gerek magaininler, gerekse diğer hayvan kökenli ilâçlar, bize yine de bu savaşta en etkili olacak silâhları verememektedir. O silâhlar, en eski yoldaşlarımızdan ve müttefiklerimizden, yani yine mikroplardan gelmek zorundadır. Mikropları eskisinden çok farklı biçimde anlamamızı, tanımamızı ve kullanmamızı mümkün kılan yeni teknolojiler elimizde, mikropların temsil ettiği o eşsiz ve kullanılmamış kaynaklar da yanıbaşımızdayken, bu minik yaratıklar görülebilir gelecekte yeni ve etkili antibiyotikler bulmamızın en vaatkâr kaynağı olmayı sürdüreceklerdir.