Aşağıdaki tebliğ, TÇV’nin
20 Kasım 2008’de Kocaeli’nde ve
5 Şubat 2009’da İzmir’de düzenlediği
“Kyoto Protokolü ve Karbon Emisyonları”
konulu toplantılardan sonra
yayınlanan kitaptan alınmıştır.

 

 

 

 

 

ENERJİ VERİMLİLİĞİ-EKONOMİK GELİŞME İLİŞKİLERİ

BAĞLAMINDA KYOTO PROTOKOLÜ’NÜN SERA GAZI
AZALTIM MEKANİZMALARI

 

Dr. Caner Zanbak

Türkiye Kimya Sanayicileri Derneği Çevre Danışmanı

İstanbul Sanayi Odası Çevre İhtisas Kurulu Başkan Vekili

 

Giriş

Enerji, toplumların yaşamlarını sürdürebilme ve ekonomik düzeylerini arttırma çabalarında tüketilen en önemli unsurların başında gelmektedir. 2005 Yılı’nda tüketilen toplam fosil yakıt miktarı yaklaşık 11.5 milyon ton petrol eşdeğeridir (MTPE). 2005 Yılı’nda dünyada tüketilen enerjinin yaklaşık % 81’i fosil yakıtlardan sağlanmış olup bu oranın 2030 Yılı’nda % 77 - % 81 arasında kalacağı ve tüketilecek fosil yakıt miktarının da 16 MTPE’ye ulaşacağı öngörülmektedir (IEA, 2007). Uluslararası Enerji Ajansı’nın bu öngörüsü, tüketilecek fosil yakıtlardan ortaya çıkacak CO2 salımlarının daha da artacağına işaret etmektedir.

Fosil yakıtların enerjiye dönüştürülmesinde ortaya çıkan CO2 salımları kullanılan teknolojilere bağlı olarak farklılıklar gösterir. Temiz Teknolojiler olarak bilinen, enerji verimliliği daha yüksek teknolojilerin, üretilen beher enerji miktarı başına daha az CO2 salımı yapmalarının yanısıra ekonomik verimlilikleri de daha yüksektir. Revizyon ve ön yatırımlarının yüksek olması ve de temin kolaylıkları nedeniyle, temiz yakma teknolojilerinin kullanımı maalesef genelde gelişmiş ülkelerde yaygınlaşabilmektedir. Dolayısı ile, nüfusu hızla artan ve ekonomik kalkınma yolundaki gelişmekte olan ülkeler, millî gelirlerini “enerji verimliliği düşük ve CO2 salımı daha yüksek” teknolojilerle sağlamak durumunda kalmaktadırlar. Bu durum, içinde bulunduğumuz Sera Gazı Salımlarının azaltılması çabalarının önünde önemli bir engel oluşturacak niteliktedir.

Ek-1 ülkelerindeki kişi başına sağlanan enerji, kişi başına GSMH ile ilişkilendirildiğinde, ekonomik gelişmişlik düzeyinin kişi başına kullanılan enerji miktarı ile arttığı görülmektedir.

Kişi başına millî gelirin artması ile hem kişi başına CO2 salımlarının ve hem de enerji gereksiniminin artma trendi (Şekil-1) göstermesine karşılık, birim ton CO2 salımı ile elde edilen millî gelir, gelişmiş ülkelerde daha fazladır. 1990-2002 sürecindeki ve-rilere dayanarak hazırlanmış olan diyagrama bakıldığında, Ek-I ülkelerindeki 1 ton CO2 salımına karşılık elde edilen millî gelirin, ülkenin ekonomik gelişme düzeyine bağlı olarak; “mertebeleri”nde önemli farklılıklar gösterdiği ortaya çıkmaktadır (Şekil-2).

Bu bulgu, gelişmekte olan ülkelerin ürettikleri her bir dolar millî gelir için, gelişmiş ülkelere göre daha fazla CO2 salımı yaptıklarını ortaya koymaktadır. Bu nedenle, Kyoto’daki emisyon ticareti kavramı, gelişmiş ülkeler için çok câzip (ucuz) bir pazar mekanizması niteliği taşımaktadır.

Global İklim Değişikliği ve Kyoto Protokolü’nün Kavramsal İrdelemesi

1970-80 sürecinde, gelişmiş ülkeler dahil, tüm büyük şehirlerde hava  kirliliği görünür düzeylere ulaşmıştır. Önceleri, solunan havanın insan sağlığı üzerindeki doğrudan ve “asit yağmurları” açısından da dolaylı sorun olarak görülen hava kirliliğinin salınan SO2 boyutu gündeme gelmişti. Bu dönemde yapılan bazı bilgisayar modellemesi sonuçları, atmosferdeki CO2 miktarının da 60 yıl içinde iki kat artacağını tahmin etmiş ve bu ölçekte bir artışın, salınacak diğer sera gazları ile birlikte, yeryüzeyinin ortalama sıcaklığını 5oC, kutuplardaki sıcaklığı ise 10oC arttıracağı hesaplanmıştı. Daha sonraları 1990’lardaki modellemeler, bu yüksek tahminleri 2100 Yılı’nda önce 1.4-5.8oC (IPCC TAR, 2001) ve son değerlendirmede 1.8-4.0o (IPCC AR4, 2007) aralığına indirmiş bulunmaktadır.

En son değerlendirmelere  göre  (IPCC AR4, 2007):

·       atmosferdeki sera gazı konsantrasyonları 2000 Yılı düzeyinde sâbit tutulsa dahi önümüzdeki her on yılda 0.1o C artacağı ve

·       geçmişte yapılmış ve gelecekte yapılacak beşerî CO2 salımlarının önümüzdeki bin yıldan fazla sürede global ısınma ve deniz seviyesinde yapacakları artışlara katkıda bulunacağı öngörülmektedir.

Dolayısı ile, son yüzyıl içinde insan faaliyetleri sonucunda atmosfere salınan CO2 nedeni ile oluşan sera gazı etkisi tüm dünya geneli için geçerli bir iklim değişikliği mekanizmasını harekete geçirmiş bulunmaktadır.

1992 Rio Çevre Konferansı’nda Birleşmiş Milletler düzeyinde gündeme getirilmiş olan İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Mart 2008 itibarı ile, Türkiye dahil 181 ülke tarafından imzalanmış bulunmaktadır. 1997’de Kyoto’da bir araya gelen BM ülkeleri, daha somut adımların atılabilmesi için, Ek-I grubu ülkelerin GHG emisyonlarını 2008-2012 yılları arasında 1990 seviyesinin ortalama %5 altına indirilmesi kararı almışlar; ülke ve ülke grupları (Avrupa Birliği) bazındaki sera gazı emisyonları için, “azalma ve yükselmeyi” de hedefleyen değişim hedeflerini belirlemişlerdir. 1997-Mart 2008 sürecinde ABD, Kazakistan ve Türkiye haricindeki 178 ülke Kyoto Protokolü’ne taraf olmuştur. Her ne kadar, yürürlüğe girmesi açısından gerekli imza sayısı sağlanmış olsa da, %23-24’lük payı ile dünyanın en büyük sera gazı salımı yapan ABD’nin taraf olmaması, Kyoto Protokolü’nün uygulanabilirliğini güçleştirmektedir.

Dünyanın ikinci ve üçüncü en büyük sera gazı salımcısı olan Çin ve Hindistan bile 1990 düzeylerine göre %100 ve %75 artmış CO2 emisyonlarına rağmen Kyoto Protokolü’ne imza atmıştır. Avrupa Birliği ve Japonya’nın başını çektiği bu girişime tüm dünya ülkeleri “evet” derken, ekonomik refah düzeyinin yüksekliğine rağmen, dünyanın en büyük sera gazı salımcısı olan ABD karşı çıkmaktadır. ABD’nin bu davranışının nedeni kesinlikle “çevreci olup/olmamakla” ilgili değildir. ABD, sera gazı salımlarını protokol düzeyinde (-%7) azaltması durumunda, kalkınmasının sürdürülebilirliğini güvende görmediğinden dolayı Kyoto’ya taraf olmamaktadır. Kyoto Protokolü’ne taraf olan ülkelerin çoğu, politik nedenlerle, bu çevreci uluslararası sözleşmenin dışında kalmamak ve/veya Uluslararası İklim Değişikliği Sözleşmesi gereği vaad edilen teknik destek ve yardımlardan yararlanma umudu ile Kyoto Protokolü’nü imzalamış durumdadırlar.

Kyoto Protokolü’nün Uygulanabilirlik Sorunları

Sera gazı salımlarında yapılması gerekli azaltmaların ülkelerin ekonomik gelişmeleri üzerindeki kısıtlama etkisi yaratma olasılığı nedeniyle ve 1990-2005 sürecinde elde edilen verilere göre, Kyoto Protokolü hedeflerine ulaşılması gerçekçi görülmemektedir. Yukarıdaki bölümlerde verilen irdeleme sonuçlarına göre, Kyoto Protokolü uygulanamama nedenlerinin başlıcaları aşağıda sıralanmaktadır:

Sera gazı salım azaltma yükümlülüğü olmayan Protokol dışı gelişmekte olan ülkelerdeki sera gazı artışları, Protokole göre yapılmak istenen sera gazı salım azaltmalarının çok üzerine çıkmaktadır.

·       CO2 salımları ülkelerin ekonomik gelişmeleri için gerekli enerji ile doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle, ülkeler kendi ekonomik gelişmelerini yavaşlatacak CO2 salımlarında azaltım yapmakta zorlanmaktadır.

·        Baz yıl olarak seçilen 1990 Yılı, eski Doğu Blok ülkelerine “yüksek başlangıç kotası” yaratmıştır. Bu durum, Ek-I ülkeleri içinde “haksız rekabet” yaratmıştır.

·       Protokol’de bazı gelişmiş ülkelere dahi (örneğin Norveç, Avustralya), sera gazı azaltma yerine, “arttırma” olanağı sağlanmış olması “eşit sorumluluk” ilkesine aykırıdır.

·       Avrupa Birliği’ne Protokol’de “şemsiye/balon” adı altında kümelenmiş indirim hedefi verilmesi ile İspanya, Portekiz, Yunanistan, İrlanda, İsveç gibi ülkelere sera gazı artış hakkı tanınması, Fransa, Finlandiya gibi ülkelere “sıfır” azaltım hedefi konulması adaletli değildir. AB, Almanya ve İngiltere’nin desteği ile grup hedefi taahhüt etmiş bulunmaktadır. Bu tür bir aritmetik hesaplamaya göre, Rusya veya Ukrayna ile beraber bir şemsiye grubu olarak düşünüldüğünde, Türkiye’nin de sera gazı azaltma sorunu kalmamış olacaktır. Bu tür aritmetik oyunlarının Global İklim Değişikliği’ne yararı yoktur.

·       Protokol, sera gazı salımları “yok düzeyde” olan nükleer enerji kaynağı sahibi (genelde gelişmiş) ülkelere avantaj sağlamaktadır.

·       Protokol, sürekli değişen (düzeltilen) karmaşık sera gazı salım ve yutak rakamları nedeniyle bir uluslararası “aritmetik oyunu” haline dönüşmüştür.

·       Dünya sera gazı salımlarının kaynağı olan ABD’nin Protokole taraf olmayacağını ilân etmesi, Protokol’ün E-I ülkeleri için hedeflediği %5’lik azaltım hedefini %3 düzeyine indirmiştir. Büyük çabalar sarfedilen bu %3’lük azaltımın Global İklim Değişikliğine olumlu etkisi kısıtlı olacaktır. Kaldı ki, geri kalan Ek-I ülkeleri içindeki “AB Şemsiye Grubu”nun dahi kendi azaltma hedefine ulaşması sorgulanmaktadır.

·       Emisyon Ticareti, gelişmekte olan ülkedeki sera gazı azaltma miktarını gelişmiş ülkede arttırma olanağı sağlayan bir mekanizma olup atmosfere yapılan salımların azaltılmasına herhangi bir katkısı yoktur. Dolayısı ile, emisyon ticareti, gelişmiş ülkeler için gelişmekte olan ülkelerde “ucuza yapacakları” sera gazı azaltmaları ile kendilerine daha fazla millî gelir yaratma mekanizmasıdır.

Özetle, Kyoto Protokolü, insan faaliyetlerinden ortaya çıkan sera gazı salımlarının azaltılmasını hedeflemesi açısından takdir edilmesi gereken bir uluslararası sözleşmedir. Ancak, ekonomik, teknolojik ve politik nedenler ve yukarıdaki noktalarda sıralanan sorunlu konulardan dolayı Kyoto Protokolü’nün başarıya ulaşması, yazar tarafından, mümkün görülmemektedir. 2007 sonlarında Endonezya, Bali’de yapılmış olan toplantıda benzer sorunlar tartışılmış ve ABD dahil tüm ülkelerin Kyoto sonrası yaklaşımlar konusunda daha somut adımlar atabilmesi amacıyla 2009 Yılı’ndan itibaren çalışmaların başlaması kararlaştırılmıştır.

Sera Gazı Salımlarının Azaltılmasına Yönelik Vergiler - Karbon Vergisi

Global düzeyde sera gazı salımlarının azaltılmasına yönelik olarak, Ek-II ülkeleri Kyoto Protokolü kapsamında gelişmekte olan ülkelere gerekli teknolojik ve finansal destekleri sağlama çabası içindedirler. Bu bağlamda, Ek-II ülkelerinde sera gazı salımı yapan kaynaklar üzerinde bazı idarî ve malî yaptırımların uygulanmasına geçilmesi planlanmaktadır. Bu kapsamda, belirli sera gazı çıkaran sanayi ve tarım sektörlerinde, kendilerine konulan kotalar üzerinde salım yapanlara “sera gazı vergisi” uygulaması düşünülmektedir. Uygulama kuralları henüz tam olarak açıklığa kavuşmamış olan, tarım ve sanayi kuruluşlarına uygulanacak ilâve bir verginin (global çevre koşullarını iyileştirmede kullanılacağı bilinmesine rağmen) ülke ekonomisine olacak etkisi nedeni ile politik olarak kabul edilmesinde sorunlar yaşanmaktadır.

Kyoto Protokolu kapsamında sera gazı salımlarının azaltılmasına yönelik kısıtlama/vergi uygulaması sadece enerji amaçlı CO2 kaynakları için geçerli değildir. Sera etkisi yapabilen diğer gaz salımlarının (örneğin, çeltik tarımı ve hayvancılık kaynaklı Metan gazı) azaltılmasına yönelik vergi uygulama önerileri bazı ülkelerde gündeme gelmektedir.

Kullanılan yakıt üzerine konulan Karbon Vergisi uygulamasının, ilâve bir dolaylı vergi niteliği taşıması nedeniyle, siyasî açıdan görece zor olduğu anlaşılmaktadır.

Sera Gazı Salımlarının Azaltılmasına Yönelik Kyoto Mekanizmaları

1997 Yılı’nda ortaya konan Kyoto Protokolü, Ek-I ülkeleri olarak bilinen 40 ülke ve AB’den oluşan grubun, belirlenen sera gazı azaltım hedeflerine ulaşmada maliyetinin azaltılmasına yardım etme amacıyla üç uygulama yöntemi (mekanizması) ortaya koymuştur

·       Temiz Kalkınma Mekanizması (Clean Development Mechanism - CDM),

·       Ortak Uygulama (Joint Implementation - JI),

·       Salım Ticareti (Emissions Trading - ET).

Bu mekanizmalar, Protokole tam taraf olan ülkelere, kendi ülkeleri dışındaki emisyonların azaltılması veya atmosferden karbon yutulmasına dayalı yapacakları faaliyet sonrasında azaltılan sera gazı miktarı kendi ülkelerinin salımlarında da azaltım sayılmasına olanak tanımaktadır. Protokole göre, bu mekanizmaların, gelişmiş ülkelerce suistimal edilmemesi (kendi ülkesinde ilâve salım izni olarak kullanılmaması) ve hakkaniyet ölçüleri içinde işlemesi UNFCCC tarafından denetlenecektir.

Temiz Kalkınma Mekanizması ve Ortak Uygulamalar (CDM ve JI):

Son bir kaç yıl içinde, kendi Kyoto hedefini sağlamak amacıyla, Hollanda, Norveç, İsveç ve İspanya gibi bazı Avrupa ülkeleri Güney Amerika ve Güney Asya ülkelerinde CDM uygulamaları başlatmışlardır. JI uygulamaları ile ilgili bazı projeler geliştirilme aşamasındadır. Ancak, sayıları henüz elliden az olan bu uygulamaların geçerlilikleri UNFCCC tarafından halen irdelenmektedir.

Salım (Emisyon) Ticareti (ET):

Salım Ticareti, bir kurum tarafından yapılan emisyonların muhasebesinde “azaltma/kredi” amacıyla kullanılabilen, bir metrik ton CO2 eşdeğerli “birimli menkul değer” olarak tanımlanan belgelerin alım satımına olanak sağlayan bir sistemdir. UNFCCC tarafından tanımlanan dört çeşit Salım Ticaret Birimi bulunmaktadır:

1.    Tahsis Edilen Birim (Assigned Amount Unit - AAU) - Ülkeler tarafından şirketlere tahsis edilen salım kotası fazlası,

2.    Giderme Birimi (Removal Unit - RMU) - Kyoto Protokolü’nün Madde 3.3’üne göre arazi ve orman kullanım iyileştirmesi sonucu verilenler,

3.    Salım Azaltma Birimi (Emission Reduction Unit - ERU) - Ortak Uygulama (JI) projeleri ile kazanılanlar,

4.    Sertifikalı Salım Azaltma Birimi (Certified Emission Reduction - CER) - Temiz Kalkınma Mekanizması (CDM) faaliyeti sonucunda kazanılanlar.

Salım Ticaretinin düzenlemesi, AB’de 2003/87/EC sayılı Direktif ile 25 Ekim 2003 tarihinde uygulamaya konulmuş olup, uygulamasına yönelik hukukî düzenlemeler günümüzde de devam etmektedir. Önceleri AB ülkeleri içinde geçerli olan Salım Ticareti, 23 Ocak 2005 tarihinden itibaren tüm dünyaya açılmış bulunmaktadır. AB Komisyonu öncülüğünde Ekim 2007’de kurulan Uluslararası Karbon Eylem Ortaklığı (International Carbon Action Partnership - ICAP) salım ticareti için bir borsa ve teknik bilgi alış-verişi ortamı oluşturmayı amaçlamaktadır. 2008 Yılı’ndaki ilk iki Global Karbon Pazarı Forum toplantıları 19-20 Mayıs ve 14  Kasım tarihlerinde (Brüksel ve  Washington DC) yapılmıştır.

Görece eşit gelir düzeyli gelişmiş ülkelerdeki sera gazı azaltmalarıyla elde edilen Salım Ticaret haklarının ticaretinin “hakkaniyet” açısından doğru olduğu kabul edilebilir. Ancak, gelişmekte olan ülkelerde yapılan faaliyetler sonucu  çok düşük maliyetle  kazanılabilen Salım Ticaret Birimleri”nin gelişmiş ülkelere ilâve salım hakkı yaratmasının ne kadar “âdil” olduğu açık değildir.

Salım Ticareti ve Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne Taraf Olması Konusu

Türkiye, Mart 2008 itibari ile, Birleşmiş Milletler Küresel İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni imzalamış bulunan 181 ülke içinde Kyoto Protokolü’ne “imza dahi atmamış” yegâne ülkedir. Bu nedenle, Kyoto Protokolü ile ilgili uluslararası düzeydeki gelişmelerde taraf olamamakta ve uluslararası emisyon salım ticaretine girememektedir. Kyoto Protokolü’ne taraf ülkelerin dahi Protokol taahhütlerini yerine getirmekteki güçlükleri gözönünde tutulduğunda, 2008 Yılı ve sonrasındaki gelişmelere katılabilmek için, Türkiye’nin de Kyoto Protokolü’nü imzalamasında yarar görülmektedir.

2 Haziran 2008 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile TBMM’ne iletilen Kyoto Protokolü’ne taraf olma hakkındaki kanun teklifi, şu sıralarda TBMM’nde görüşülmektedir. Birleşmiş Milletler’in UNFCCC Sekreteryası’na yapılacak başvuru ve bu başvurunun kabulü sonrasında, Kyoto Protokolü ve sonrası gelişmelerle ilgili olarak, 2009 sonrasındaki toplantılarda söz hakkına sahip olacaktır.

Sera Gazı Salımlarının Sektörel Dağılımı - Sanayinin Payı

Global İklim Değişikliği sorununa karşı alınabilecek başlıca önlem, beşerî faaliyetlerden kaynaklanan sera gazı salımlarının azaltılmasıdır. İstatistik verilerin en güvenilir olduğu Ek-I ülkelerinin salım miktarlarına bakıldığında, sera gazı salımlarının %82’lik çok büyük bir kısmının enerji üretimi amaçlı, %7’sinin endüstriyel prosesler, %8’inin tarım ve %3’ünün atık yönetim faaliyetlerinden kaynaklandığı görülmektedir (Şekil-3) (UNFCCC, 2008b).

Tüm salımların %82’sini oluşturan enerji amaçlı salım verilerine bakıldığında, imalât sanayii ve inşaat faaliyetlerinin toplam içindeki payının %14 olduğu anlaşılmaktadır. Enerji üretim dışı faaliyetlerdeki sanayi katkıları (yakıtlardan kaçak emisyonlar) da hesaba alındığında, sanayinin sera gazı salımlarındaki payı %24’e çıkmaktadır (Şekil- 3). Bu durumda beşerî faaliyetlerin salım kaynakları ve katkı payları aşağıdaki gibi olmaktadır:

·       Enerji:                        %65

·       Enerji Üretimi:           %32

·       Ulaşım ve Nakliyat:    %21

·       Diğer (ısıtma.):           %12

·       Sanayi:                       %24 (17’si Enerji)

·       Tarım:                        %8

·       Atık Yönetimi:             %3

 

Çevre sorunlarına çözüm arandığında, sorun kaynağı olarak, genelde akla ilk gelen sorumlu “Sanayi ve/veya  Sanayici”dir ve sıkı denetimler ve cezaî yaptırımların uygulanması çözüm olarak görülür. Global iklim değişikliği ile ilgili sera gazı salımları konusunda sorumluluğu sadece sanayiciye yüklemek doğru değildir. Unutulmamalıdır ki, sanayiye yüklenecek ilâve maliyet arttırıcı harcamalar ürünlerin satış fiyatlarına yansıtılacaktır.

Ayrıca, daha gelişmiş ülkelerdeki sera gazı emisyon önleme çabalarının, özellikle enerji yoğun sektörleri, emisyon azaltma maliyetleri görece düşük daha az gelişmiş ülkelere yönelterek “Karbon Kaçması - Carbon Leakage” yaratma olasılığı vardır. Bu tür olası “Coğrafik Sera Gazı Salım Kaymaları”nın Global İklim Değişikliğine karşı harcanan çabaları olumsuz etkileyeceği gözardı edilmemelidir.

Sera gazı azaltımları konusunda tüm toplum bireylerine, enerjinin verimli kullanımı ve tüketimin azaltılması konularında, büyük görevler düşmektedir.