Aşağıdaki bölüm, TÇV’nin
20 Mart 2008’de İstanbul’da düzenlediği
“Sanayide Karbon Emisyonları”
konulu toplantıdan sonra
yayınlanan kitaptan alınmıştır.

 

 

TARTIŞMALAR

 

Engin Ural - Caner Bey’in sunuşu, konuyu bütün ayrıntıları ile dikkatimize getirdi. Özellikle Kyoto Protokolü ve emisyon ticareti konusundaki görüşlerinin, biraz sonraki tartışmalarda ele alınacağını tahmin ediyorum. TÇV olarak bir amacımız da, sanayi kesiminden gelen dâvetlilerimizin düşüncelerini, beklentilerini öğrenmek. Bu arada, üniversitelerden ve diğer kuruluşlardan gelen dostlarımızın görüşleri de, eminim ki, bu tartışmaları renklendirecektir.

İlk sözü Nurdan Hanım almak istedi. Buyrun.

Nurdan Kabacıoğlu (Aygaz) - Görüş bildirmek için değil de, bir soru sormak için söz aldım. Çevre mühendisiyim. Emisyonlarla ilgili olarak, dolum tesisleri için yaptığımız ve her sene bakanlığa bildirdiğimiz emisyon ölçüm raporları var. Bu raporların bir kısmında da sera gazı emisyonlarının hesaplanması ile ilgili bir bölüm bulunuyor. Endüstri Tesislerinden Kaynaklanan Hava Kirliliğinin Kontrolü Yönetmeliği’ne baktığımızda, 19. maddede, sera gazlarının azaltılmasıyla ilgili bir bölüm var. Buna göre, her yıl şirketler ürettikleri CO2 miktarlarını tam olarak bakanlığa bildirmek zorundalar. Evet, biz hepsinden yıllık şu kadar ton kaynaklanıyor diye bildiriyoruz. Ama o noktada ben Yönetmeliği tam olarak anlayamadım; neye göre kıyaslanıyor? CO2 emisyonum fazla ya da az olabilir ama, ben bu bildirimi yaptığım zaman bu nasıl değerlendiriliyor? Bunu merak ediyorum.

Dr. Caner Zanbak -  Çok güncel bir soru. Şirketlerin sera gazı salım raporlarının bir-iki hafta içinde verilmesi gerekiyor. Hattâ geç bile kalındı. Hemen teslim edilse iyi olur.

Nurdan Kabacıoğlu (Aygaz) - Biz bu bilgilere Şubat ayında ulaştık.

Dr. Caner Zanbak -  Türkiye’nin her yıl  Birleşmiş Milletler’e sera gazı salım-ları miktarları konusunda Ulusal Rapor vermek zorunda olması nedeniyle, Bakanlık, şirket bilgilerini âcilen toplamak istemektedir.

Dr. Semra Cerit Mazlum (Marmara Üniversitesi) -  Arkadaşımızın dile getirdiği sorun birey düzeyde bir firmayı ilgilendiren bir sorun ama, ulusal düzeydeki çok önemli bir sorunun da bir parçasını dile getirmiş oldu. Galiba Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne katılma konusundaki önemli yapısal engellerinden bir tanesi, siyasî isteksizlik bir yana (onu ayrıca tartışabiliriz) var olan yapısal sorunlar. Bunların başında da veri toplamak geliyor. Bizim atmosfere ne kadar sera gazı saldığımız konusundaki belirsizlik yıllardır devam ediyor. Nihayet, 2005’e kadar gelen iki tane ulusal envanterimiz olabildi. Bu 2005 ulusal envanteri ilginç. Çevre Bakanlığı’nın sayfasında duyurulan fakat UNFCCC sayfasında olmayan (neden olmadığını da henüz bilmiyoruz) bu raporda ortalama, %15 belirsizlikten bahsediliyor. Bu, Kyoto Protokolü’ne taraf olma niyetindeki veya hazırlığındaki bir ülke için kabul edilemez bir durum.

Bu kadar yüksek bir belirsizlik oranıyla hangi miktar üzerinden Türkiye, emisyon indirim hedefi ya da sınırlama hedefi veya Caner Bey’in söylediği gibi belli bir miktarda arttırım miktarı belirleyebilecek? Bu, müzakere açısından da zor olan bir şey, fakat Türkiye’nin kendi yükümlülüklerinin hesaplanması açısından da güçlük yaratacak bir durum. Bazı sektörlerde bu miktar daha da artabiliyor. Örneğin, ulaştırma sektöründe neredeyse veri yok. Yalnız çok genel tahminler üzerinden ulaştırma sektörünün emisyonları hesaplanabiliyor. Daha doğrusu, tahmin edilebiliyor, hesaplanamıyor. Tahmin edebiliyor Bakanlık.

Sanayi sektöründe belli alt sektörlerde bilgi var, belki sizin kurumunuz bunlardan bir tanesi, fakat diğer pek çok sektörde güvenilir veri elde etmek mümkün değil. Emisyonların firmalar düzeyinde neye göre hesaplanacağı konusundaki hazırlığın şimdiye  kadar yapılmış olması gerekirdi. Uluslararası bir sözleşmeye taraf olmadan önce bu hazırlıkların yerine getirilmiş olması gerekiyordu ki, ulusal düzeydeki ve sektörler düzeyindeki emisyonlar bilinebilsin ve müzakereler bunun üzerine yapılabilsin. Bunun şu açıdan pratik bir sonucu da olacaktı: Genel emisyon sınırlaması ya da indirim yükümlülüğü tartışması bir yana, Bangkok’ta gelecek hafta başlayacak olan görüşmelerde Bali Eylem Planı çerçevesinde bir çok ülkenin önerileri var. Sektörler düzeyinde yükümlülükler belirlensin, yani ülkeler topyekûn bir indirim hedefi almak yerine bazı sektörlerde bunlar belirlensin düşüncesi var. Örneğin, demir-çelik sektöründe, çimento sektöründe ya da ulaştırma sektöründe belirli düzeylerde kısıtlama ya da belli miktarlarda artışları engelleme konusunda sektörel esnek yükümlülükler tartışılmaya başlandı ve bu mümkün de olabilecek. Türkiye de bunu destekliyor. Türkiye eğer böyle bir alternatifi düşünecekse, çeşitli sektörlerin bundan haberi olması lâzım. Özellikle en fazla üzerinde durulan demir-çelik, enerji gibi sektörlerin bu müzakerelere hazır olması lâzım. Ancak, verilerdeki bu eksiklik galiba Türkiye’yi müzakere etme yeteneğinden alıkoyacak gibi görünüyor.

Engin Ural - En azından zorlaştıracak.

Dr. Semra Cerit Mazlum (Marmara Üniversitesi) - Zorlaştıracak. Yani net olmayacak. 1990 emisyonlarımızın ne olduğunu biz tam bilmiyoruz. Hâlâ 130 milyon ton olduğu söyleniyor, fakat onun öyle olduğunu da biz kesin olarak bilmiyoruz.

Dr. Caner Zanbak - Bu konuda her ne kadar fazla bilgimiz olmasa da, bilinen bir gerçek var ki, Birleşmiş Milletler’in sera gazı kayıtlarında Türkiye’nin 1990 yılı salımları yaklaşık 130 milyon ton olarak belirtilmiş durumdadır.

Dr. Semra Cerit Mazlum (Marmara Üniversitesi) - Galiba. Yani bir belirsizlik var o dönemde ve hâlâ hesaplamalar, 1990’ın o değişmeyen 130 milyon tonu üzerinden yapılmış olduğu için değişmeyen, geçmişten bugüne ve geleceğe doğru bir belirsizlik var. Bir an önce bunun kesinleştirilmesi lâzım. Esneklik mekanizmalarından yararlanabilmek için bu gerekli. Özellikle Türkiye için söz konusu olacak Ortak Yürütme ve emisyon ticareti açısından da sayısallaştırılmış yükümlülüklerin ve toplam emisyonların iyi bilinmesi gerekiyor. Her sene bunların sağlaması yapılarak yenileniyor. Caner Bey’in de söylediği gibi, AB de bunu yapıyor, öteki taraf ülkeler de bunu yapıyor. Bazıları için avantajlı sonuçlar çıkıyor. Bazı ülkelerin emisyonları, düzeltme sırasında azalmış görünüyor. Fakat şurası çok önemli: Biliyorsunuz geçtiğimiz yıl, 2007’nin sonunda merkezî bilgisayar emisyon sistemi “transaction” oluşturuldu ve ülkeler, bu Ocak’tan itibaren Kyoto yükümlülükleri çerçevesinde emisyon ticareti yapmaya hak kazandılar. Bazı ülkeler, gerekli koşulları yerine getiremediler. Bu hak kazanmış olan ülkeler emisyon ticaretini gerçekleştirirken, bunu transaction sistemine, karşılaştırılabilir kayıt sistemine bildirecekler. Ülkeler, uluslararası bir kontrol şemsiyesi altına girmiş oluyor. Bu kadar karmaşık bir teknik sistem kuruyor Kyoto Protokolü. Türkiye daha kendi emisyonlarını doğru düzgün hesaplayamıyor, güvenilir bir şekilde hesaplayamıyor. Teknik engeller sürüyor. Bu, Türkiye için sorunlar yaratmaya devam edecek.

Dr. Caner Zanbak - Çok doğru. Ancak şunu söyleyebilirim ki, Kyoto’ya taraf olmuş ülkelerin büyük çoğunluğundaki kayıt sistemi Türkiye’den daha iyi durumda değil. Ama raporlarına bakılırsa Kyoto sistemi içinde, kabul edilebilir veri altyapıları var olarak görülüyor. Veri toplamak kolay iş değil. Bu eksiklik sadece Türkiye’de değil. Türkiye’de veri toplamak çok ciddî bir sorun. Son günlerdeki GSMH hesaplama düzeltmeleriyle kişi başına millî gelirimiz 6-7 bin dolardan 9-10 bin dolara çıktı. Ayrıca, İstanbul Sanayi Odası’na kayıtlı yaklaşık 13.000 şirket var ama, kayıtlı şirketlerin sayısının en azından 60.000 olması lâzım. Sanayi envanterinin mevcut olmadığı bir ortamda sanayi ile ilgili veri toplamak oldukça büyük bir sorun.

Engin Ural -  Yıldız Hanım, buyrun.

Doç. Dr. Yıldız Arıkan (Sabancı Üniversitesi) - Caner Bey’in konuşmasında bir kaç noktaya takıldım. Hem soru sormak, hem de bazı fikirlerimi söylemek istiyorum. Ben, biraz yerden yere vurulmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Kyoto’ya taraf olsak da, olmasak da. Çünkü teknolojik yenilenmeye ihtiyacımız var. Daha verimli teknolojilere, temiz teknolojilere geçmeye ihtiyacımız var. Enerji üretiminde ortaya çıkan CO2 salımlarının da, elden geldiğince kontrol altına alınabilmesi gerek. Ben bu nedenle Kyoto’ya taraf olunması fikrindeyim. Tabiî, kendi haklarımızı, gelişme hedeflerimizi kollayabilmek gerekiyor. Kollama şartları dendiğinde, bu tartışmaları çok olumlu buluyorum. Bir başka takıldığım konu da, şu: Esneklik mekanizmalarından bahsederken artık bizim Kyoto’ya veya küresel ısınmaya sadece ekonomik değerlendirme gözüyle bakmamamız gerekiyor.

Bunlar sınır tanımayacak etkiler yaratıyor ve ortaya çıkabilecek kötü sonuçlar da ne yazık ki, ya üretimin kaydırıldığı gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkıyor veya hiç üretim yapmadığı halde, tarım alanlarının mahvolması, üretim koşullarının daha da bozulması nedeniyle gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkıyor. Bu nedenle biz bu konuları bu yönleriyle de tartışsak bence daha iyi olur. Toplumsal farkındalığın yanında sanayi için de belki (sanayii suçlamıyorum, bizim ihtiyaçlarımız olmasa sanayi de olmayacak) çeşitli seçeneklerin olabildiğini düşünüyorum ve ne yazık ki, bazı zorlamalar, bazı yönetmelikler, bazı kısıtlayıcı faktörler olmadığı zaman ekonomik önceliklerin daha fazla önem kazandığını düşünüyorum.

Bu nedenle hepimize düşen görevler var. Bireysel olarak da yapılacak şeyler var. Kişiler olarak ne yapabiliriz? Bir araştırmanın sonuçlarından kısaca söz etmek istiyorum. Aralık ayında Açık Toplum Enstitüsü’nün, benim de içinde olduğum üç kişilik bir ekibe yaptırdığı çalışmanın sonuç raporu yayınlandı. Burada biz hem Türkiye’nin CO2 sorunları bakımından dünyanın neresinde olduğuna dair, yorumlar üzerinden bir değerlendirme yaptık, hem de özgün olarak İstanbul’da  üç değişik gelir grubundaki bireyler için yaşam tarzı alışkanlıklarını belirledik. Çalışma sonunda, 1500 kişi üzerinde yapılmış bir anketin sonuçları ortaya çıktı. Üç profil tanımladık ve profildeki hanelerdeki bireylerin neden oldukları CO2 salımlarına baktık. Konforu çok da fazla azaltmayacak bazı değişikliklerle ne kadar CO2 tasarrufu sağlanabilir, bunları bulduk. Buradan da gerçekten önemli sonuçlar çıktı. Kişi başına bir yılda evdeki elektrikli âletleri anahtardan kapatma, enerji verimli ampuller kullanma, yıkanma sıklığını veya banyo süresini yarıya indirme gibi bazı ufak tasarruflarla bu gelir grubunda nerdeyse kişi başına bir tona yakın CO2 salım azaltımı sağlandığı görülüyor. Bu üst gelir grubu dediğimiz grup, aslında bizim anladığımız anlamda üst gelir grubu değil. Yani, 1800 YTL ile 3000 YTL arasında aylık ortalama geliri olan gruptan söz ediyorum. Böyle bir grupta sağlanabilecek azaltımın toplam 796 kg. olduğu, sadece ev içi yaşamında yapılacak değişikliklerle, elektrikli âletler, aydınlatma, çamaşır makinası ve bulaşık makinasını tam dolu kullanmak gibi uygulamalarla bu tasarrufun sağlanacağı ortaya çıktı. Üst gelir gruplarında CO2 salımının en büyük nedeni, ulaşım alışkanlıkları, araba kullanımı. Sonuç olarak bireysel alışkanlıklardan doğan mikro farklılıkların kitlesel uygulaması önemli bir salım azaltım potansiyeline işaret ediyor. Bu da, 15 milyonluk kentte birinci profilin yaşam alışkanlıklarını ve diğer alışkanlıklarını değiştirdiği takdirde 4,7 milyon ton CO2 azaltımının mümkün olacağını gösteriyor. Bu rakam bizim bu yıl yaptığımız bu hesaplama sonucu 2007 başlarında hazırlanan ve 1. Ulusal Bildirim Raporu’nda yer alan verilere göre 2004 Yılı’nda Türkiye’de toplam CO2 salımlarının % 2’sine tekabül ediyor.  İşte burada bazı önerilerimiz de var. Sonuçlar bölümünü açınca başka verileri de gördüm. Bu da sanayi ile ilgili. Şirketlerin meselâ Birleşmiş Milletler’in gönüllü programı olan insan hakları, işçi hakları ve çevre bilincini yerleştiren ve uygulatan Küresel İlkeler Sözleşmesi’ni tam olarak benimsemesini beklemiyorum. Ancak bu kapsamda, çevre sorunlarının oluşmaması ve giderilmesi için önceden önlem alma yaklaşımı, çevresel sorumluluğun arttırılması için girişimde bulunma prensibi ve çevre dostu teknolojilerin yaygınlaşması esası çerçevesinde sanayi faaliyetleri yürütülebilir. Buradan da sera gazı azaltımlarına büyük katkı beklenebileceğini düşünüyorum.

Engin Ural - Teşekkürler. Yıldız Hanım’ın açıklamalarında önemli bir nokta dikkatimi çekti. Alışkanlıkların değişmesi. Bu, her kişiyi, her kesimi ilgilendiriyor ve herkesin bir ölçüde yapabileceği şeyler var. Söz sırası Ediz Bey’de.

Ediz Hun (Bahçeşehir ve Okan Üniversiteleri Öğretim Görevlisi) - Dâvetlileri saygı ile selâmlıyorum. Bu güzel toplantıyı hazırlayan TÇV Genel Sekreteri Engin Ural’a ve değerli arkadaşlarına huzurlarınızda şükranlarımı sunarım. Kadim dostumdur Engin Bey. Bu konuya çok vâkıf bir kardeşimizdir. Ayrıca bugün bize çok mükemmel bir sunumda bulunan Dr. Caner Zanbak’ı da kutluyorum.

Karbon bileşikleri dendiği zaman CO2 her ne kadar başta aklımıza geliyorsa da, başka bileşikler de var. Hidrojenli bileşikler var. Meselâ metan gazı. Bunu da gözden uzak tutmamamız lâzım. Metal hidratlar diye bir kimyasal var, doymuş su moleküllerine bağlı metal hidratlar. Bu metal hidratlar Antarktika ve Afrika bölgesinde yüksek basınç ve düşük ısı sebebiyle dipte duruyor. Şöyle bir bilgi aktarmak istiyorum. Bundan 55 milyon yıl önce, aşırı derecede sıcaklar artmaya başladığı zaman bu metal gazlarının su moleküllerini bırakıp yüksek miktarlarda atmosfere deşarj edilmiş olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla sera etkisi yaratan yüzdenin içindeki kesitlere baktığımız zaman, % 55’inin su buharı olduğunu görüyoruz. Eser miktarda ozon ve hidrokarbonlar bulunduğunu görüyoruz.

Sanayi acaba bu işte tam manasıyla sorumlu mu? Hayır. Yani küresel ısınmayı meydana getiren faktörleri tekrar gözden geçirdiğimiz zaman, orman yangınlarını ve dünyadaki oksijenin üçte ikisine yakın kısmını üreten fitoplanktonları gözden uzak tutmamak lâzım. Bu fitoplanktonlar, fotosentez olayını gerçekleştirmekte.

İstanbul’dan söz edildi. İstanbul’un nüfusu 12 milyon mu, 17 milyon mu? 17 milyon daha yakın bir rakam. Gün boyu giriş-çıkış da var. Otobüsle, uçakla, trenle, arabayla günde 3 milyon kişi burada. Bütün atıklarını bırakıp dönenleri de İstanbul’a dahil etmek zorunda olduğumuzu düşünüyorum. İstanbul, bir megalopolis. Bu megalopolislerin en önemlileri arasında, Chicago, New York, Washington üçgeni var. Orada 43 milyon insan yaşıyor. İkinci megalopolis Tokyo ve civarı. Burada da 37 milyon insan yaşıyor. Bir üçüncüsü, Fransa ve Almanya’yı içine alan 18 milyonluk megalopolis. Dördüncüsü de doğuda Adapazarı’nı batıda da Tekirdağ’ı çoktan zorlamakta olan İstanbul megalopolisi. Denizlere sıfır sahili olan şehirleri gözden geçirelim. Hepsini saymaya gerek yok. Rio’yu gözden geçirelim. New York’u, Michigan Gölü’ne sıfır olan Chicago’yu, Hongkong’u, İstanbul’u ve atıklarını düşünelim. Günde bir insandan yaşına ve alışkanlıklarına göre 4 ilâ 7 litre katı atık ve likit atık çıkıyor. 17 milyonu almayalım, 15 milyonu alalım. 15 çarpı 5 ortalama alırsak 75 milyon litre atık her gün İstanbul’dan Marmara Denizi’ne bırakılıyor. Yalnız sanayii sorumlu tutmak doğru değil. Evsel atıklarımız var, deterjanlarımız var, tuvaletlerimiz var, mutfağımız var. Tek sorun sanayi değil.

Eğer buzlar erirse yansıyan ısı ve ışın çok azalacak, dolayısıyla da her şey çok daha sorunlu hale gelecek. Modern ekonomiler doğayı tahrip etmek pahasına büyüyor, bunu kabul etmek zorundayız. Çevre, yaşamın ve üretimin hem kaynağı hem de sınırını teşkil ediyor. Yalnız sanayi değil ki, hepimiz birey olarak sorumluyuz bu işten. Çünkü kalkınmanın içinde üretim, tüketimin içinde de kirlilik var. Bu kirliliğe mani olmamıza imkân yok. Şimdi BM’de yeni bir kavram gelişiyor. Yeni bir bütçe kavramı oluştu ve bu 2015’ten sonra devreye girecek. Biyo-fiziksel bütçe. Nedir bu? Doğada ne kadar kaynak kullanıyoruz? Bunlar, kaynaklarımız. Buna mukabil doğaya hangi ölçüde atık bırakıyoruz? Bir tarafta kaynaklar, bir tarafta atıklar. Bunun arasındaki denge, yarın çok önemli olacak. Büyümenin çevre maliyeti, üretimde elde edilen kazançtan çok daha fazla. Tabii ki, sanayiden kaynaklanmıyor tamamen. Ancak, sanayiden de bizim ricamız var. Arıtma tesislerinin mutlaka çalışması lâzım. Her ne kadar bireysel olarak, firma olarak külfet altına girilecekse de, arıtma tesislerinin sisteme ilâve edilmesi gerekiyor.