ÇEK DEFTERİ

 

 

Amaçları doğrultusunda, 23 yılda 114 milyon Dolar
harcayan bir vakfın hikâyesi! Kitapta, birbirine çok benzeyen
iki isim var: Charles E. Merrill ve Charles E. Merrill, Jr. Birincisi,
ünlü Merrill/Lynch’i kuran ve iş hayatında edindiği servetle kendi adını verdiği
vakfı tesis eden Charles E. Merrill. Baba. İkincisi de, o babanın oğlu, Vakfın uzun
süre yönetim sorumluluğunu taşıyan, eğitimci ve bu kitabın yazarı Charles E. Merrill, Jr.
Gerçek bir entellektüel ve iyi bir Amerikalı, iyi bir insan. Yazar, ABD’ndeki büyük
bir vakıfta işlerin nasıl yürüdüğünü, çek defterinden kesilen bağış çeklerine nasıl karar
verildiğini anlatırken, 1960-1980 Amerikası’nın da bir resmini veriyor. Amerikan
sistemine taşlar atarak ve ilgi çekici uluslararası tecrübelerini de unutmadan…  

 

Bu çok ilgi çekici kitabın Türkiye
ile ilgili bölümü, aşağıda verilmektedir.

 

 

 

Türkiye - 234.500 Dolar.

 

Robert College, İstanbul, 1960-20.000 Dolar.  Yeni kurulan iş idaresi ve ekonomi bölümünün geliştirilmesi amacıyla verilen bir bağış. Robert, 1863’te kurulmuş bir okuldur. Amerika’nın Türkiye’deki eğitime en eski ve en önemli katkısıdır. Okullar 1971 Yılı’nda devlete devredilmiş olmakla birlikte, öğretim dili her zaman İngilizce olmuştur. Küçük boyutlu olması, tesislerinin ve yönetiminin daha iyi kalitede olması, Robert’in hiç bir zaman ülkedeki üniversitelerin proleter ormanına dahil olmamasını, dolayısıyla de aynı şiddetli sarsıntıları yaşamamasını sağlamıştır. 1960’taki bağış, Vakfın iş idaresi okullarını destekleme yolundaki uzun vâdeli politikasına dahil bir adım olmuştur.

Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul, 1980 - 20.000 Dolar. Harvard Graduate School of Education kanalıyla verilen bağış. Boğaziçi, Robert’in devletleştirilmesinden sonraki adıydı, Merrill parası da yaygın eğitimle ilgili bir programa verilmişti. Hızla artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla son yirmi yılda Türk üniversitelerinin sayısında çok büyük bir artış olmuştu. Burada da tedavi, sonunda hastalığa dönüşmüş, üniversite sisteminin mezun ettiği öğrenci sayısı, devlet bürokrasisinin, mesleklerin ve iş dünyasının ihtiyacından on kat fazla olmaya başlamıştı. İş bulamayan eski öğrenciler de, Sol veya Sağ için silâhlı güçleri meydana getirmekteydi. Boğaziçi, Harvard’ın yardımıyla, daha pratik, daha işe yönelik bir eğitim tarzı geliştirmeye çalışmakta, akşamları da yetişkinler için kurslar açmaktaydı (örneğin İstanbul’daki küçük belediyelere, belediye başkanlarına verilen eğitimi gibi). Türkiye’de eğitimin çöküşün eşiğinde olması, ABD yardımlarının da İsrail’le Mısır’a tahsis edilmesi karşısında, özel kaynakların seferber olması gerçekten çok değerli oldu.

Türkiye Kalkınma Vakfı, Ankara, 1968-1979 - 97.000 Dolar. Amerikan eğitimi almış bir Türk olan Altan Ünver liderliğindeki vakıf, kırsal Türkiye’nin sorunlarıyla uğraşmak gibi güç bir alanda faaliyet gösteriyordu. Devletin hemen hemen bütün kontrolü elinde tutmak istediği bir ülkede, bu bağımsız kuruluş bir anomali görünümündeydi, bir süre için de bütün ülkede türünün tek örneği durumundaydı.

1968’de Tarsus bölgesinde (ülkenin güneyinde, St. Paul’ün doğduğu kent) uygulanacak bazı kırsal kalkınma projeleriyle ilgili olarak Vakfa 22.000 Dolar verildi. Türkiye’de çiftçilere düşük faizli kredi vermekle görevli Ziraat Bankası bulunmaktaysa da, işlemler sırasında çoğu kişinin gücünü aşan teminatlar istenmekteydi. Vakıf, öğrenme yeteneğine sahip çiftçilere bu teminatı karşılayacak parayı vermekle, büyük miktarda devlet parasını kullanılabilir kılmıştı. Tarsus, güney kıyısındaki bir çok küçük sanayi kentinden biriydi, Vakıf da sınaî tavuk çiftliklerini ayağa kaldırarak ihtiyacın karşılanmasını sağlamaya çalışıyordu. Çiftçiler 20 tavuğu 100 tavuğa çıkarma arzusundaydılar. Amaç onlara, 5000 tavuğa nasıl çıkılacağını göstermek, bir yandan da, İngiltere’den uçakla bin tane günlük piliç getirebilecek, hijyenik kümesler yönetebilecek, tavukların kesimini ve hazırlanmasını usullere uygun başarabilecek, eğer bir anlaşma sağlanmışsa Perşembe sabahı saat beşte kamyona yüklenecek 500 tavuğun tam zamanında yüklenmeye en iyi şekilde hazır olmasını sağlayacak disiplinleri uygulamaktı ki, bunların hiç biri de Türklerin o zamanki iş yapma anlayışına uyan şeyler değildi.

1971’de aile planlaması faaliyetlerinin yaygınlaştırılması amacıyla 25.000 Dolar verildi. Nüfus kontroluyla ilgili her ulusal politika, Sağ’dan ve Sol’dan saldırılara hedef olmaktaydı. Sağ, Türkiye’nin güvenliğinin 100 milyonluk bir nüfusa dayalı olması gerektiğinde direniyor, her erkek bir askerdir diyor, Sol ise bütün olayı emperyalist bir komplo olarak görüp kenara itiyordu. İstanbul, Ankara ve İzmir’in büyüme oranları Avrupa düzeyindeydi. Anadolu köylerinde bu sayı ikiye katlanıyordu. Yine de, modernleşmenin olduğu bir yerde, aileleri ikna etmek, altı ya da sekiz çocuk yerine üç ya da dört çocuğun, daha iyi eğitim, ayrıca yeni traktör alacak para anlamına geldiğini anlatmak kolaylaşıyordu. Vakfın yaklaşımı, Merrill parasını kullanarak Almanya ve İsveç’ten büyük miktarlarda prezervatif ithal etmek (hükümet bu ithalât için döviz tahsis etmiyordu), test ve ambalajlama işlerini yapmak (Türkiye’de bu iş emek-yoğun bir işlemdi) ve bunların köy ve kent dükkânlarında satışını sağlamaktı.

1975’te, Suriye sınırındaki Diyarbakır kentinde sütlük inek yetiştirilmesiyle ilgili bir programla birlikte, Ankara yakınındaki köylerde arıcılıkla ilgili bir başka program için toplam 20.000 Dolar verildi. Türkiye’de ‘Doğu’, İtalya’daki ‘Güney’ gibi bir anlam taşımaktadır, yoksulluk etkisinde, geri bir bölgedir ve her iki ülkedeki bu bölgeler hükümetlerin kaygı dolu ilgisini çekmekle birlikte, pek göze görünür sonuçlar alınamamaktadır.

1979’da, depremden zarar görmüş Kafkas Bölgesi’ndeki dağ köylerine, istihdam sağlamaya yönelik el sanatları programları için 30.000 Dolar verildi. Brezilya’da olduğu gibi Türkiye’de de, hesaplı ve doğru kullanılan az bir para bile, devlet kanallarıyla kullanılan beş-on kat para kadar değerli sonuçlar alabilmektedir.

Türkiye Çevre Vakfı, Ankara, 1981 - 10.000 Dolar. Yeni kurulmuş, naif bir kurumdu ve Türkiye’de türünün tek örneğiydi. İlk amacı eğitimdi. Türkler enflasyondan, işsizlikten, terörizmden ve başlangıç aşamasındaki bir iç savaştan öyle sarsılmış durumdaydılar ki, ormanların yok olmasına, toprağın erozyona uğramasına, İstanbul’daki Boğaziçi bölgesinin rastgele imarlaşmasına ve benzeri konulara dikkat çekmek çok zordu. Vakıf somut sonuçlara yönelik işler yapmakla uğraşıyordu; örneğin Türklerin yararlanması için diğer ülkelerdeki çevre kanunlarıyla ilgili güncel bir kütüphane kurmak ve bunu sürdürmek, okullara dağıtılmak üzere çevreye ağırlık veren çocuk kitaplarını teşvik etmek, Türkiye’nin çevre sorunlarının bir envanterini çıkarmak, bunlardan kaynaklanan tehditlerle ilgili bilinçlendirme çabalarına ağırlık verip, daha az zararlı alternatif teknolojilerle ilgili bilgileri arttırmak gibi. Vakfın hazırlık çalışmaları ve lobi faaliyetleri sonucunda, 1983’te, Çevre Kanunu da çıkmıştı.

Amerikan yardımseverleri bu tür kuruluşlara pek az ilgi duyar. Sanırım bizim küçük Yunan ve Türk bağışlarımız da nâdir olaylardandı. Bu tür yardımların çifte etkisi olur, yalnız bütçeyi denkleştirmekle kalmaz, yöneticinin bu uluslararası ilgiyi ortaya sürerek yerel ve ulusal düzeyde de ilgi uyandırmasına destek olur. Yunanlılar ve Türkler, İtalyanlar ve Araplar, bozulmakta olan çevrelerine yönelecek ilgiye de, kaynaklara da, yeterince sahip değildir. Bu sebeple, var olan kırılgan durumdaki kurumları arayıp bulmak, hayatî önem taşımaktadır.

Long Island Üniversitesi, Greenvale, New York, 1971 - 25.000 Dolar. Knidos’taki Afrodit tapınağı kazısına gereken ağır ekipmanın temini için. Knidos, Türkiye’nin güneybatısında, kazılmadan kalmış son Yunan kentlerinden biridir, hayatiyetini pre-Cycladic dönemden, Miken, hattâ Roma ve Bizans dönemlerine kadar sürdürmüştür. Araplar ve arkeologlar tarafından büyük hasara uğratılmış olmakla birlikte, genç bilim adamları için hâlâ yararlı bir eğitim alanı sayılmaktadır.

Fogg Sanat Müzesi, Harvard Üniversitesi, Cambridge, Massachusetts, 1973 - 25.000 Dolar. İzmir’in kuzeyindeki Sardis kazılarına destek vermek üzere. Avrupa uygarlığıyla Yakın Doğu uygarlığının buluştuğu bu nokta, Kral Kresüs’ün (Karun) başta gelen ticaret merkeziydi, ayrıca M.S.200’den kalma, dünyanın eski sinagoglarının en büyüğü de oradaydı. Sardis’teki kazılar ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından, Türk-Amerikan işbirliğinin, öğrencileri, profesörleri, uzmanları ve işçileri bir araya getirebilmiş başarılı örneği olarak övülmekteydi.

Batı dünyasındaki Ermeni ve Yunan etkileri, Türkiye hakkında kötü imaj yaratan yayınlara yol açmakta, hayırseverlik girişimlerinin de yolunu tıkamaktadır. Ülke, sert koşulların ülkesidir ve hep öyle olagelmiştir. Ermenilerin yarattığı uluslararası terörizmin hazin yanı, bu şiddetin bir yandan, ilk sistematik soykırım olduğu iddia edilen (ve Hitler’in de öğretici bulduğu) korkunç 1915 katliamlarının öcünü alma amacını taşırken, bir yandan da pedagojik amaçlar taşıması, Türk yetkililerini bunu lise ders kitaplarında kabullenmeye ve özür dilemeye zorlamak istenmesidir ki, Türkler için bu asla kabul edilemeyecek bir şeydir.