GAYRİSAFÎ MİLLÎ

HÂSILAYI YİYEMEZSİNİZ

 

 

TÇV’nin  yayınladığı bir kitap,

Eric A. Davidson’ın

“Gayrisafî Millî Hâsılayı Yiyemezsiniz” adlı eseri.

Bu çok ilgi çekici kitabın bir bölümü

aşağıda verilmektedir.

 

 

 

 

Dünyayı Doldurun ve Ona Hâkim Olun,

Ama Her Türden Bir Çifti Koruyun

 

Her İki Buyruk Birden Yerine Getirilebilir mi?

 

Meksikalı bir köylü kadına, aile planlaması uygulamasıyla, Tanrı’nın “Üretken olun ve çoğalın ve dünyayı doldurup ona hâkim olun” emri arasında herhangi bir çelişki görüp görmediğini sorduğumuzda, hem din derslerini, hem de dünyanın bugünkü halini çok iyi anladığı görülmüştü. “Onu zaten yaptık” diye cevap vermişti kadın. Gerçekten de bu gezegenin nüfusu şimdi 6 milyar olduğuna, 21. Yüzyıl için tahmin edilen rakam da 8-10 milyar arasında olduğuna göre, tür olarak başarılı olduğumuz belli. Üretken olduk, bol bol çoğaldık, dünyayı büyüyen rakamlarla doldurduk, teknolojimiz de doğa güçlerinin pek çoğunu boyunduruk altına aldı.

Ama bu egemenliğe doğru giderken, Kitab-ı Mukaddes bize, insanların yaptıklarından Tanrı’nın nasıl hiç memnun kalmadığını, nasıl yeni baştan başlamayı istediğini de söylüyor. Tanrı, Hazret-i Nuh’a gemiyi yapıp içine her hayvan türünden bir çifti bindirmesi talimatını verdiğinde, dünyada o kadar az insan vardı ve teknolojileri de öyle ilkeldi ki, her halde vahşi hayvanların habitatlarına pek de zarar vermiş olamazlardı. Nuh Peygamber, her halde her türden bir çift bulmakta pek de zorluk çekmiş olamaz. Eğer Tanrı bizim bugünkü davranışlarımızdan da rahatsızlık duyuyorsa ve kırk gün kırk gecelik tufanı tekrarlamaya eğilimliyse, bugünün Nuh’u ona cevap olarak, her türden bir çift bulmanın artık mümkün olmadığını söylemek zorundadır. O günden bu yana bazı türler artık geri gelmeyecek şekilde kaybedilmiştir, gemiye bindirilemez. Bazılarının kaybedilişi, barajlar yüzünden basan seller sebebiyle, selleri kontrol etmek için kurulan rezervuarlar sebebiyle, çiftlik arazilerini sulama amacıyla, kalabalık kentsel nüfuslara içme suyu sağlama niyetiyle olmuştur. Bir çok tür de tam bunun tersi bir süreç sebebiyle kayıplara karışmıştır … sulak alanlar kurutularak insan habitasyonuna elverişli toprak kazanılmaya çalışılmıştır. Bazı türler, artan insan nüfusunu beslemek üzere ormanların yok edilip sığır, koyun ve diğer evcil hayvanlara otlak açılması sebebiyle tükenmiştir. Bir kısmı, çayırlar sürülür, sayısız karınları doyuracak tahıl yetiştirmeye çalışılırken kaybolmuştur. Üretken olup dünyayı doldurmamızı sağlayan faaliyetlerle ona hâkim olmamızı sağlayan teknolojiler, bu sefer gemideki pek çok yol arkadaşımızı kaybetmemize yol açmıştır. Hayvan, bitki ve mikrop türlerinin o zengin çeşitliliği, genellikle biyoçeşitlilik olarak isimlendirilir ve bu çeşitliliğin azalmasına insanlar sebep olmuştur.

Bugün bu soy tükenmelerinin çoğu, tropik bölgelerde, habitat bozulması sebebiyle olmaktadır. Pek çok türde habitat kıyıma uğramaktadır, ama en büyük kayıp tropik yağmur ormanlarının kaybıdır. Yalnız Brezilya’nın Amazon Havzası’ndaki orman kıyımı, 1,5 milyon hektar kadardır. Latin Amerika ile Karaipler’in tamamını hesaplarsak, orman kaybının hızı yılda 4 milyon hektarı bulmakta, oysa yerine bir milyon hektarın onda biri kadar yeni orman dikilmektedir. Güneydoğu Asya’da dikme işi daha iyidir, orada yılda 2 milyon hektar orman dikilmekte, ama 4 milyon hektar da kesilmektedir. Beri yandan, dikilenlerin de yaklaşık üçte biri başarısız olmakta, tutan ağaçlar bile, o yerdeki eski ormanlarla boy ölçüşebilecek bir zenginliğe ya da bitki-hayvan çeşitliliğine ulaşamamaktadır. Çiftlikler genellikle, tarımsal verim kaybolunca terk edilmekte, ikincil ormanlar yeniden büyümeye başlamaktadır. Ama çoğu durumda bu genç ormanlar da bir kaç yıl sonra yine kesilmekte, bu yüzden tropik bölgelerin pek çoğunda genellikle olgun ormanlar yeniden yetişememektedir. Kısacası, tropik bölgelerin yıllık orman kaybı, yaklaşık ABD’nin Michigan eyaleti kadardır diyebiliriz. Bu alan içinde başarılı yeniden ağaçlandırma ancak söz konusu alanın onda biri kadar olabilmektedir, o da aşağı yukarı Hawaii’nin yüzölçümüne eşittir. Bu tür orman kaybının sürdürülebilir olmadığı, açıkça bellidir.

Tanrı’nın Hazret-i Nuh’a verdiği talimat, bazılarına göre, biz insanların diğer türleri korumak, sürdürmek, yaşamalarına yardımcı olmak gibi bir sorumluluğumuz olduğu anlamına gelmektedir. Eğer öyleyse, bu görevde başarısız olduğumuz kesindir, bugünkü yaşayış şeklimiz de her geçen yıl, yeni habitatlar yok olup yeni türler tükendikçe, biraz daha ahlâksızlaşıyor demektir. Ama tabiî ahlâkî iddialar, anlamlı tartışmalara uygun değildir. Bunları ya kabul edersiniz, ya da reddedersiniz.

 

EKONOMİK DEĞERİ OLAN İLÂÇLAR

VE BİYO-ÇEŞİTLİLİK

 

Eğer türleri koruma konusunun ne kadar önemli olduğunu gösteren daha pratik bir sebep arıyorsanız, insanların acılarını azaltmak, ömür beklentisini uzatmak gibi konulara bakabilir, hiç dikkati çekmemiş sayısız yaratığın nasıl insanlara hayat kurtaran ilâçlar sunduğunu görebilirsiniz. O mikropların, bitkilerin ve hayvanların her biri, vücutlarındaki benzersiz bir kimyasal bileşimin tıpta işe yarayacağı keşfedilinceye kadar, insanlar açısından hiç bir değeri yokmuş gibi kenarda yaşayıp gitmiştir. Evet, her zaman ekolojistin piramidinin bir parçası olagelmişlerdir, ama dokularından ya da genlerinden bir ilâç yapılıp pazarlanabileceği anlaşılıncaya kadar, ekonomistin piramidine girememişlerdir.

Oldukça yakın geçmişten bir örnek, babunların görünüşe göre AIDS virüsünden etkilenmeyişidir. Bugün, babunların kemik iliğinden AIDS hastalarına nakil yapılmakta, hastalıklarla mücadelede bağışıklık sisteminin yeteneğinin arttırılıp arttırılamayacağına ilişkin çeşitli deneyler sürdürülmektedir. Ama tabiî eğer babunların soyu, ormanlardaki habitatları kesilip yok edildiği için tükenmiş olsaydı, AIDS’i tedavi etmek ve iyileştirmek için böyle bir ilerleme umudu olmaz, bir çaba gösterilmezdi. Halen bu tıbbî teknoloji başarılı olmuş değildir, dolayısıyla babunlar da, ekonomistin piramidinde pek bir değere sahip değildir, o yüzden de habitatları hâlâ kesilip yok edilmektedir.

Türlerin değerinin, gelecek için taşıdıkları ilâç potansiyeline dayalı olarak yüksek sayılması hiç fena değildir, ama bunun yeterince güçlü bir iddia olmayabileceğinden korkarım. Biz görünüşe göre, halen sahip olduğumuz ilâçların da kaynaklarına pek önem vermiyoruz. Reçetenizi eczacıya uzatıp ilâcınızı aldığınızda, size kendinizi rahat hissettirecek o ilâcı yaratmış olan minicik böceği aklınıza bile getirmezsiniz. Haplar küçük şişelerdedir, üzerlerinde onu yaratan bakterileri, mantarları, bitkileri ve hayvanları hatırlatacak hiç bir şey yoktur. İlâçların çoğu bugün artık modern sanayi süreçleriyle, sentezlenerek yapılmaktadır, ama hemen hepsi ilk önce doğada keşfedilmiş bir kimyasalın kopyası olarak yapılmıştır, o kimyasal da bir yaratığın, kendini bir başka yaratıktan korumak için ürettiği bir maddedir. Antibiyotiklerin hemen hepsi önce doğada keşfedilmiştir, ama hayat kurtaran bu ilâçların geliştirilmesinde biz bugün çevrenin payını ne kadar hatırlıyoruz? Eğer bugün çevre, tıp tarihindeki devrim niteliğindeki ilâçları bize sunmuş olduğu halde yine de saldırı altındaysa, kansere ya da AIDS’e iyi gelecek yeni bir ilâç neden çevreye daha çok değer vermemizi sağlasın ki? Yeni ilâç da çabucak hap haline getirilir, minik yaratıklar da yine yaşama savaşında kendi başlarına bırakılırlar.

Bazı ilâç şirketlerinin, çeşitli bölgelerde biyolojik çeşitliliği korumak amacıyla, o bölgelerde bulunup geliştirilen yaratıklardan türetilecek ilâçların kârından hisse verme anlaşmalarına girdiğini biliyoruz. Bu deneme anlaşmaları ne kadar başarılı olur, ilâç şirketlerine, o ülkelerin yönetimlerine ve halklarına ne kadar kârlı ve yararlı olursa, bölgelerdeki biyolojik çeşitliliğin korunmasında da o kadar başarı sağlanabilir. Ama ben şahsen, anlaşmaların pek az bölgeyle sınırlı kalacağından, hapların biyolojik çeşitliliği kurtarmaya yetmeyeceğinden kuşkulanıyorum. İnsan sanır ki, doğa yaratıklarının ürettiği şaşılacak çeşitlilikteki kimyasalların insan hastalıklarına yeni tedaviler getirebilme potansiyeli, henüz yeterince yararlanılmamış bir potansiyel olarak, bu yaratıkların habitatlarını korumayı haklı göstermeye yetmeli. Oysa 4. Bölüm’deki indirim konusunda gördüğümüz gibi, geleceğin potansiyeli genellikle ekonomik hesaplarda, kısa vâdeli kârlarla rekabet edememektedir.

 

VAZGEÇİLMEZ BİR KAYNAK OLARAK ÇEŞİTLİLİK

 

Bitki ve hayvan çeşitliliğini korumak yolunda benim tercih ettiğim mantık, kendi refahımız ve iyiliğimiz için bu yaratıklara her gün bağımlı oluşumuzdur. Biliyorum, böyle bir fikri satmak pek de kolay değildir, çünkü insan Afrika menekşesini, oklu salyangozları ya da babunları, gündelik rahatı için kritik yaratıklar olarak görmez. Süpermarketlerimizin rahatlığı bizi nasıl toprağın önemi konusundan uzaklaştırmışsa, stratosferin yüksek katlarındaki ozonun bizi zararlı ultraviyole ışınlarından koruduğunu nasıl pek seyrek düşünüyorsak, havadaki sera gazlarının ısıtıcı etkisini nasıl görmezden geliyorsak, musluklarımızdan her zaman temiz su akacağını nasıl doğal sanıyorsak, dünyanın her yanındaki bitki ve hayvan çeşitliliğinin varlığına da bağımlı olduğumuzu pek seyrek düşünüyoruz. Oysa flora ve fauna çeşitliliğine olan bağımlılığımız da, göze çarpmasa bile, yukarda sayılan diğer vazgeçilmez kaynaklara olan bağımlılığımızdan daha az değildir.

Paul Ehrlich bitki ve hayvanların önemi konusunda en güzel teşbihi bulmuştur. Bir daha sefere uçağa bindiğinizde pencereden bakın, uçağın kanadındaki perçinleri saymaya çalışın. Ya içlerinden bir-ikisi eksikse? Her halde pek fazla kaygılanmazsınız, çünkü o kanadı birleştiren perçinler yüzlercedir. Tıpkı bunun gibi, milyonlarca tür arasından bir kaçını kaybetmek de her halde pek önemli olamaz. Ama ya bir düzine perçin eksikse? İşte bu biraz kaygı yaratabilir. İki düzine eksik perçin? Belki de hostesi çağırmak, pilota durumu bildirmesini söylemek fena olmaz.

Dünya adlı uzay gemisini bir arada tutabilmek için bize kaç tür bitki ve hayvan gerekiyor? Daha şimdiden bir çok türü kaybettik ve henüz uzayda parçalanmadık. Ama daha kaç tane kaybetmeye payımız var? Bir tek türü seçip ele alsanız, örneğin Tennessee’deki o koca barajın yapımını geciktiren ufacık oklu salyangozu düşünseniz, belki onun feda edilebilir olduğunu söylersiniz. Ama gemimizin yapısı ve genel işleyişi riske girene kadar böyle bir-iki türü daha kaç kere feda edebilirsiniz?

Taksonomi uzmanlarının tahminine göre dünyada 2 milyonla 100 milyon arasında tür bulunabilirmiş, en yakın tahmin olarak da 7 milyon üzerinde duruyorlar. Yani pek çok perçin var … ama beri yandan, dünya da pek büyük, ekosistemleri pek karmaşık, üstelik böyle kaç türe ihtiyacımız olduğunu da bilmiyoruz. Bu milyonlarca tür arasından yalnızca 1,4 milyonuna isim takmışız. Araştırmacılar her yıl yaklaşık 10.000 yeni tür belirliyorlar, yani hepsini keşfetmemize daha bir hayli yol var. Var olduğu tahmin edilen 270.000 bitki türüne gelince, yok olma tehlikesiyle yüzyüze olduğunu belirlemiş olduklarımız 34.000 dolayında, çünkü habitatları, insanlara yer açmak için büyük çapta yok edilmiş. Daha bir çok tür henüz taksonomistlerce belirlenmemiş, ama hiç kuşkusuz, onların da büyük bir çoğunluğu risk altındadır.

Yok oluş da doğal bir süreçtir. Nice türler, insanların her hangi bir müdahalesi olmadan ortaya çıkmış, sonra da yok olmuşlardır. Ama günümüzde habitatları insanlar tarafından yok edildiği için soyu tükenen türlerin hızı, daha önce hiç rastlanmamış düzeydedir. 65 milyon yıl önce dinozorların soyunu tüketen o ânî ve yüksek tükeniş hızının, dünyaya çarpan dev bir meteoritten atmosfere dökülen kalıntıların iklimi bir anda değiştirmesinin sonucu olduğu düşünülmektedir. Yüz milyonlarca yıl geriye doğru izlenebilen jeolojik kayıtlara göre, beş büyük soy tükenmesinin olayının yaşandığı sanılmaktadır, hepsinin de meteorit gibi felâket olayları sebebiyle oldukça hızlı bir iklim değişikliğinden kaynaklandığı tahmin edilmektedir. Bir çok uzmanın görüşüne göre, bizler şimdi de dünya tarihinin altıncı büyük soy tükenme dönemini başlatmaktayız. Bu seferki gökten düşen kocaman bir kayanın suçu olmayacak. Bu yok oluş raunduna, biz sebep olmuş olacağız.

Var olan türlerin tam sayısı bilinmediğine göre, yok oluş hızı da tam olarak bilinememektedir. Bu yüzden pek çok tartışmanın yapılmasına, sayıların türlü şekilde eğilip bükülmesine yer vardır. Yakın geçmişte yayınlanmış bir kitapta, bir çevreciyle bir neoklasik ekonomist, yani Norman Myers ile müteveffa Julian Simon, kaç canlı türünün soyunun tükenmiş olabileceğini tartışmışlardır. Simon (ekonomist), belgelenmiş soy tükenişlerinin 100’den az olduğunu iddia etmiştir (yanılgı içindedir, 1992 sonu itibariyle belgelenen bitki ve hayvan tükenişi 584’tür). Myers (ekolojist), bilimsel teoriyi kullanarak tahminlerde bulunmuş, tropik ormanlarda geniş alanların kesilmesiyle binlerce, hattâ onbinlerce türün soyunun tükendiğini söylemiştir. Bir bakıma, bu bilim adamlarının ikisi de haklıdır. Elimizde adları ve tarifleri bulunan türlerden ancak yüz tanesinin yok olduğu belgelenebilmektedir. Ama beri yandan, habitatların ortadan kalkmasıyla, henüz belirlemediğimiz, isimlendirmediğimiz, bu yüzden belgeleyip sayamadığımız daha pek çok türün de yok olduğuna inanmamız için çok sağlam bilimsel sebep vardır.

Halen yok olmuş ya da ciddî yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan türlerin sayısıyla ilgili bu tür istatistikler verme konusunda kararsızlık gösteriyorum, çünkü türleri saymak, asıl ana noktayı gözden kaçırmak demek oluyor. Soyu tükenen türlerin sayısı, hayat çeşitliliğini ölçmek için gerçi kolay bir ölçüttür, ama en önemli şey o değildir. Türleri saymak, fasulyeleri ya da Dolarları saymaya benzemez. Türlerle Dolarların karşılaştırılamayacağı bir yana, ama zaten Dolarların hepsi birbirinin eşidir, oysa türlerin arasında da, her birinin içinde de çeşitlilik vardır. Biyo-çeşitlilik tartışması, çoğu zaman, türlerin içindeki çeşitlilik konusunun önemini görmezden gelmektedir.

Bu noktayı somutlaştırmak için, örnek olarak insanlarla kayın ağaçlarını ele alalım. Amerika kızılderililerinin bazı kabileleri, Avrupalıların Kuzey ve Güney Amerika’yı işgal etmesinden bu yana yok olup gitmiştir. İnsan türü elbette ki, yok olmuş değildir, ama kendi türümüz içinde bir zamanlar var olmuş olan çeşitliliğin birazını kaybetmiş bulunmaktayız. Yok olan kızılderili kabilelerinin ölüm sebebi, daha çok, Avrupa hastalıklarına, örneğin vereme ve kızamığa hiç bağışıklıkları olmayışıydı. Ama belki de yaşasalardı, AIDS’e ya da Ebola virüsüne bağışık olduklarını görebilirdik. Bazı kimselerin bu hastalıklara genetik direnci vardır. Belki bir ırk ya da kabile, bir hastalığa karşı daha dirençli, diğer bazı hastalıklara karşı daha duyarlı olabilir. Bu kızılderili popülasyonların, şimdi yeniden diriltemeyeceğimiz kültürlerine ek olarak, belirsiz bir gelecekte insan ırkına çok yardımcı olabilecek bir takım genetik zenginlikleri de olmuş olabilir.

Yine aynı şekilde, Virginia’da yetişen bir kayın ağacında, Kanada kayınlarından farklı bir gen sistemi söz konusudur. Virginia kayınları, Kanada kayınlarına göre daha sıcak bir iklime uyum sağlamıştır. Sera gazlarımız sebebiyle dünya daha çok ısınınca, belki bu ağaçlarda uyum sağlamayı kolaylaştıracak genler bulunduğu anlaşılabilir. Eğer kayın habitatı yalnız Kanada’da korunur, Virginia’da korunmazsa, tür yok olacak değildir, ama çok önemli bir hayat çeşitliliği kaybedilmiş olur. Beri yandan, New England ve Kanada’da pek çok kayın ormanı, son zamanlarda bir gövde kabuğu mantarının saldırısına uğramıştır. Bu hastalığın neden yayılmakta olduğunu henüz bilmiyoruz, ama eğer ağaçların bu hastalığa karşı duyarlı hale gelmesi, şimdiye kadar yaşanmış iklim ısınmasının onları zayıflatmış olmasından ötürüyse, o zaman daha Güney’de bulunan ve sıcağa uyum sağlamayı başarmış olan, farklı genetik çeşitliliğe sahip kayınlar, türün yok olmaması için çok önemli hale gelebilir. Benzer bir durum, İsveç ve Norveç’te yaşanmıştır bile. Orada ormancılar, daha Güney’den, Danimarka ve Almanya’dan gelme çam tohumları ekmektedirler, çünkü iklim orada eskiye göre ısınmıştır ve eskiden İsveç ve Norveç’in daha serin iklimine uyum sağlamış yerli çam popülasyonları artık orada sağ kalabilecek gibi görünmemektedir. Eğer bu arada Danimarka ve Almanya’nın çam habitatları ve tohum kaynakları ziyan edilmiş olsaydı, İsveç’in de, Norveç’in de orman sanayileri ve GSMH’ları bugün çok daha kötü durumda olurdu.

Ormanların bize yararlı pek çok fonksiyonu olduğunu, bunları şimdiye kadar genellikle görmezden geldiğimizi ve ekonomistlerin piramidine de bunların çok nâdiren girebildiğini daha önce tartışmıştık. Ormanlar dünya iklimini yumuşatır, yeraltı sularıyla akar suların temizlenmesine yardımcı olur, bize odun, meyve, fındık-fıstık ve av gibi ürünler sunar. Daha az türleri olan ya da daha düşük genetik çeşitliliği olan bir orman da her halde bu hizmetleri uzun süre verebilir, farkı ancak ondan sonra görebiliriz. Ama uzun vâdede bir ormanın sağlıklı kalabilmesi için, zaman içinde doğa kendisine ne koşullar getirirse getirsin, hepsiyle başa çıkabilmesi gerekir. Bunlar arasında, seller, kuraklıklar, yangınlar, fırtınalar, böcek saldırıları, virüs hastalıkları, hattâ iklim değişiklikleri de bulunabilir. Sürekli akıp gelen bu zor koşullarla başa çıkmanın en iyi yolu, hattâ tek yolu, elimizde bol sayıda seçenekler bulunmasıdır. Her gen kombinasyonu, kendine özgü bir koşullar dizisine uyum sağlamada yetenekler getirir. Eğer ormanda çok sayıda gen kombinasyonları varsa, o zaman ormanın dayanıklılığı da artacaktır. Orman genetik açıdan ne kadar yoksullaşırsa, bir sonraki değişikliğe uyum sağlaması da o kadar zorlaşır.

Değişimlerin olacağı kesindir. Her orman ve her habitat, eninde sonunda değişimle karşılaşır ve ona uyum sağlamak zorunda kalır. Ormanlar da, başka tür ekosistemler de, aslında çevreci literatür tarafından seslendirildiği kadar “kırılgan” değildir. Habire “kurt var” diye bağıran çocuk gibi, çevreciler de o sözü gereğinden fazla kullanarak kendi amaçlarına zarar vermişlerdir. O sözün de gerekli olduğu bazı durumlar yok değildir, örneğin bazı çöl topraklarında yetişen çok kırılgan liken ve alg’ler için uygun bir sözdür. Bir arazi aracının lastikleri altında bir kere ezildiklerinde, çöldeki yaşam döngüsünün bu önemli oyuncuları mahvolmakta, on yıllar boyunca bir daha büyümemektedir. Ama ormanların çoğu, bunun tersine, doğadan gelen nice kötü havalara da, insanların kullanımına ve istismarına da dayanabilmektedir. Amazon’un ve dünyadaki pek çok bölgenin yağmur ormanları, yüzyıllardır onlarla içiçe yaşayan yerli halklar tarafından değiştirilmiştir. Bu insanlar bir takım ağaçlar dikmiş, bazı ağaçları teşvik etmiş, bazılarını da yok etmişlerdir.  Belki de insan etkisinden bütünüyle uzak kalmış doğal ya da bâkir orman diye bir şey yoktur. Sağlıklı ormanlar, genellikle insanların makûl düzeydeki zararlarından sonra iyileşebilir ve iyileşmektedir. Ama eğer ormanlarımızı muhafaza edeceksek ve onların vazgeçilmez hizmetlerinden (iklimi ılımlı hale getirmelerinden ve suyu temizlemelerinden) yararlanacaksak, o zaman bu ormanların genetik çeşitliliğini de korumalı, böylelikle değişikliklere uyma yeteneklerini sürdürmelerini sağlamalıyız. Bu da, gerek ormanları, gerekse diğer habitatları, zengin çeşitlilik içeren bitki ve hayvanlarla dolu durumda sürdürmek, her türün içinde de yaygın genetik çeşitlilik bulunmasını sağlamak demektir.

E peki, bu geminin parçalanmasını engellemek için kaç perçine ihtiyacımız var? Bunlar yalnız cevap verilemeyecek sorular olmakla kalmıyor, aynı zamanda da yanlış sorular olarak ortaya çıkıyor.

 

ÇEŞİTLİLİK NASIL KORUNUR?

BÜYÜK DÜŞÜNMEK!

 

Türleri yok olmaktan koruma konusunda sınırlı bir yaklaşım, hayvanat bahçelerine ve az sayıdaki ulusal parklarla doğal koruma bölgelerine güvenmektir. Parklara alan ayırırsak, oralardaki bitki ve hayvanlar bir kaç on yıl boyunca korunur. Ama eninde sonunda park ya bir yangına, ya bir sele, ya yabancı bir hastalığa ya da bir predatöre kurban gider. İster doğal olarak, ister insan eliyle olsun, bir belâ çıkagelir, o parktaki bitki ve hayvanların çoğunu siler, süpürür. Ya da bazen daha yavaş ilerleyen bir değişim başlar, örneğin dünyanın önümüzdeki yüz yıl boyunca ısınması gibi bir şey olur, parkın iklimini değiştirir, ilk kurulduğu zamanda orada yaşayan bitki ve hayvanların yaşamlarını sürdürmesine artık imkân kalmaz. Eğer park, yaban yaşamından yoksun bir alanın ortasındaki ada durumundaysa, o zaman oradaki bitki ve hayvanların bu kaçınılmaz değişikliklerden sonra toparlanıp kendilerine gelmeleri de mümkün olmaz.

Türleri kentsel alanların ortalarındaki adalara benzeyen parklarda korumanın sınırlılıklarına örnek olarak, okyanustaki bir çok gerçek adanın başına gelenlere bakmakta yarar olabilir. Güney Pasifik’teki Raiatea Adası’nda, son zamanlarda bir salyangoz türünün soyu tükendi. Oraya yanlışlıkla bir başka salyangoz türü götürülmüştü. Sonra o yeni salyangozu kontrol etmek amacıyla bir de predatör götürülmüştü. Aksiliğe bakın ki, predatör, istenmeyen salyangozun yerine yerli salyangozu yemeyi tercih etti, sonunda adanın yerli salyangozu bütünüyle bitti. Eğer bu yanlışlığın olduğu yer, bir ada olmasaydı, oranın yerlisi olmayan predatör uzaklaştırıldıktan sonra bir yerlerden yerli salyangozun bir başka türü oraya göçebilir ya da getirilebilirdi. Ama o salyangoz türü başka hiç bir yerde yoktu. Böylece o tür artık ebediyen yok oldu. Aynı şey o parklarda da olur … özellikle de parklar, koca kentlerin ortasında birer yeşil ada konumundaysa!

Toprak parçalarını park ve korunmuş alan olarak sürdürmek isteyen, bu uğurda çabalar gösteren, Nature Conservancy ve Uluslararası Doğa Koruma gibi kuruluşların yaptıkları elbette övgüye değer, ama yeterli değildir. Parklar ve biyolojik koruma bölgeleri genellikle, hemen hemen kaybedilmiş bir habitat türünün son kalıntılarını korumakta işe yarar, ama tek tek duran bu korunmuş topraklar, türleri ya da genetik çeşitliliği sürekli korumaya yetmez. Bunun yerine, daha büyük, çok daha büyük düşünmemiz gerekir. Parklar ve koruma bölgeleri, genellikle insanların yaşamak istediği alanların yüzde onunu geçmeyen yerlerdir. Sürdürülebilmek için bu parkların çevresinde epey geniş bir tampon alan bulunması, orada kırsal bölge insanlarının toprağı işleyerek yaşıyor olması, ama oranın, parktaki bitki ve hayvan türlerinin de pek çoğunun habitatı olması gerekmektedir. Parklarla çevresinde bulunan, az sayıda insanın yaşadığı o alan, bütün alanın yarısı olmalıdır. Diğer yarısı da yoğun tarıma, ormancılığa, endüstriye ve kentlere verilebilir.

Bu 50/50 bölüşme, tabiî ki, rastgele ileri sürülmüş bir öneridir. Bölünmenin 50/50 mi, 60/40 mı, 70/30 mu olması gerektiği tartışılabilir, ama 90/10 olamayacağı ortadadır. Arazinin yalnızca %10’unu parklara ayırıp geri kalan %90’ını yoğun tarıma ve kentleşmeye ayırmak yeterli olmayacaktır.

Verimli insan faaliyetlerinin çoğunu, yani çiftlikleri, orman plantasyonlarını (dikili ormanları), sanayileri, kentleri, eğlence bölgelerini mümkün olduğu kadar küçük bir alana sığdırıp, geri kalan geniş alanları insan etkisine daha az maruz durumda korumak için, modern teknolojinin, bütün zekâsını ve kurnazlığını kullanması gerekmektedir. İnsanlar yine de dünyanın tamamının hâkimidir. 21. Yüzyıl boyunca 6-10 milyarlık bir nüfus düşünülürse, bundan zaten kaçınılamaz fakat dünya topraklarının yarısına hafif basmamız gerek.

7. Bölüm’de anlatılan, arkadaşım Cássio ile ilgili hikâyede, Amazon çiftçilerinin sürdürülebilirlik arayışı örnek verilmekteydi. İnsanların orman ve tarlaların mozaik gibi içiçe geçtiği bir alanda ekmeklerini nasıl çıkarabilecekleri konusunda o olay iyi bir örnektir. Tarıma hasredilen topraklarda yüksek verimlilik şarttır. Ormanların sürdürüldüğü kesimlerde, insanlar o alan içinde yaşayacak, odundan, meyveden, ilâçtan ve avdan yararlanacaklardır. Tamam, bazı bitki ve hayvan türleri ve türler içindeki çeşitlilik kaybedilmiştir ve kaybedilecektir, çünkü orada insanlar olacaktır, ama bitki ve hayvan çeşitliliği çok zengin olan orman habitatları, pekâlâ insan habitasyonuyla bir arada yürüyebilir. Arazinin önemli bir kısmının orman olarak muhafaza edilebilmesi için, ekonomik ve hukukî teşviklere ihtiyaç olacaktır.

Bu tür hayat için bir tek başarılı reçete bulunabilmiş değildir. Bunu işlerlikli kılmanın yolları da, dünyanın her yanındaki insanların kültürleri kadar çeşitlidir. Ekolojik ekonomiyle neoklasik ekonominin en iyi araçlarına ihtiyaç duyulacağı kesindir, ama bunun yanında, ekolojik piramidin en önde geldiğinin kabulü de şarttır. Bazı yerlerde, meyvelerin, kuru yemişlerin, ilâçların ve ormandan gelen odun dışı başka ürünlerin piyasalara erişimini kolaylaştırmak için var olan yolları iyileştirmek, haklı olabilir. Bazı yerlerde de, eskiden orman olup da açılmış tarlaların ürünlerini daha verimli kılmanın yeni yolları araştırılmalıdır. Ama her halde, her durumda, ormanda yaşayanlar için açık seçik bir toprak tapusu da ön şartlardan biridir. Araştırma kurumlarımız bu tür tarım-orman yönetimine daha yeni yeni odaklanmaya başladılar, ama elimizde yerel geleneklerden ve folklordan gelme zengin bilgiler de bulunmaktadır. Modern teknolojinin, ekonominin, bilimin ve siyasal seçmen katılımının, geleneksel kültür ve bilgiyle bir araya gelerek dünyanın ormanlarını korumasını sağlamak, bir yandan da, toprak spekülatörleriyle kısa vâdeli kâr avcılarını oralardan uzaklaştırma konusunda hükümetleri ikna etmek, zor ama çok büyük bir başarı olacaktır.

Ormanlarda olsun, başka herhangi bir tür habitatta olsun, çeşitliliği sürdürmek demek, soyu tükenmiş türleri saymak ya da genetik çeşitliliği ölçüp belli bir düzeye ulaştığında insanî ekonominin gelişmesini durdurma çığlıkları atmak demek değildir. Ekolojik ekonominin en iyi araçlarıyla, en doğru yapılmış maliyet-fayda analizleri bile, bizim Tanrı rolüne çıkmamızı, korunabilmek için kaç tür gerektiği, kaçının yok olmasına izin verilebileceği gibi konularda ahkâm kesmemizi haklı kılmaz. Bize gereken, toprağı insanların yaşamı için kullanış şeklimizde temel bir değişiklik yapmak ve o değişikliğin, toprağın önemli bir kısmında en geniş bitki-hayvan çeşitliliğini sürdürmeye izin verecek türde olmasını sağlamaktır.

 

AMAZONU AMAZONLULAR İÇİN KORUMAK

 

Yüzde ellilik habitat korunmasının fizibilitesi var mıdır? Kanada, ABD ve eski Sovyetler Birliği arazilerindeki otlakların %95’ten fazlasını şimdiden çok verimli modern tarıma tahsis etmiş bulunuyoruz. Buralar bir yandan dünya nüfusunu beslerken, bir yandan da üstlerinde yeniden yerli otlar bitmesini sağlamaya imkân yoktur, dolayısıyla o otlakların %50’sini ‘light’ kullanma önerisi gerçekçi değildir. Ama buna karşılık, Amazon ormanlarının %80’i henüz sağlam durumda sayılır. Bugünkü kesme ve tarla açma temposu, Amazon ormanlarını yılda %0,5 hızıyla eksiltmektedir, ama bir yandan o ormanları korurken, bir yandan orada yaşayanların geçimini sağlamak, aynı zamanda da Brezilya, Peru, Ekvador Kolombiya, Bolivya ve Venezuella’nın GSMH’sına katkıda bulunmak mümkündür.

Brezilya hükümeti geçenlerde, Amazon ormanlarının %10’luk bölümünü, park, biyolojik koruma bölgesi ve kızılderili toprakları olarak koruma amacını benimsediğini ilân etti. Halen parkın çoğu kâğıt üzerindedir. Kerestecilerle yerleşimcilerin giremeyeceği topraklarda varlığı pek belli değildir. Amerika yerlisi kızılderililer kendi topraklarının bir kısmında odun kesip tarım yaparlar, ama koruma bölgelerinin çoğu yine orman olarak durmaktadır. Çevrecilerin pek çoğu %10’luk hedefin yeterli olmadığını söyleyip sızlansa da, en azından Brezilya’da artık tartışmanın konusu, “ne kadar orman açılmasına izin vermek gerek” olmaktan çıkmış, “ne kadar yeri orman olarak korumalıyız” şekline dönmüştür. Eğer gerçekten alanın %10’u devletin koruma bölgesi olarak ayrılabilirse, ayrıca %40’ı da o parkları çevreleyen, kontrollu sürdürme alanı ve halka ait bir tür orman olarak kalır, oradaki orman yönetimi tarımla karışık uygulanabilirse, o zaman Amazon havzasında 50’lik ormanların sürmesi sağlanabilir.

Amazon havzasının %50’sini orman olarak tutmak, Brezilya’nın kalkınmasını durdurur mu, GSMH’sının büyümesini sınırlar mı, havzada yaşayan Brezilyalıların gelecekteki ortalama ekonomik refah düzeyine zarar verir mi? Amazon’un %10’unu park olarak “kilit altına” alıp ayrıca %40’ında yapılacak geliştirme faaliyetlerini sınırlamanın, oraların da daha çok orman olarak kalmasını sağlamanın ekonomik etkileri nasıl olur? Çalışma arkadaşım Daniel Nepstad bu soruyu tersyüz etmeyi başardı:

Amazonya, dünyadaki hemen her önemli orman formasyonunun başına gelen bir kadere doğru yarışıyor. Kısır görüşlü, yalnız kendi çıkarını düşünen ekonomik ve siyasal seçkinler, orman servetini hızla yağmalıyor, Brezilya, toplumunun gelecek umudunu çalıyor. O gelecekte doğal kaynakların, genişleyen ve sürebilen bir refahın temeli olarak yönetilmesi zorunluluğu var.

Gerek medyada, gerekse Amazon vatandaşlarının zihninde yer bulan efsane, çevre kaygılarının dışardan empoze edildiği, kalkınmaya ters düştüğü, zenginlere has bir lüks olduğu şeklindedir. Bu efsaneye göre, doğal kaynakların korunması, ekonomik fırsatların kaçırılması anlamına gelmektedir. Yolların, elektrik şebekelerinin ve sulama projelerinin dolu dizgin genişlemesi, iyi bir şey, ekonomik ilerleme için şart olan bir şey gibi görülmektedir.

Amazonya’da çevreye önem veren bir seçmen grubunun ortaya çıkması önündeki en büyük engel, gerek bugün ve gerekse gelecekteki çevrenin bozulmasının Amazonluların hayatını nasıl yoksullaştıracağına dair açık, erişilebilir, inanılır bilginin eksikliğidir. İnsanlar ancak kendi sağlık ve refahlarının, bölge ekosistemlerinin sağlığına bağlı olduğunu anladıkları zaman doğal kaynaklarının geleceğine kaygılanmaya başlarlar. Örneğin 1997 ve 1998’deki Amazon orman yangınları, oralarda haftalarca duman soluyan insanlar için çok âcil ve ciddî bir kaygı sebebi olmuştur. Amazonlular dumanla dolan ciğerlerinin, sıtmanın, yerel liderlerin suikastlerde öldürülmesinin, okuma yazma bilmemelerinin ve kırsal yoksulluklarının, aslında hükümetin hızlı yayılma politikasının açık sonuçları olduğunu anlamak zorundadır. Böyle politikalar, kamuoyunda tartışmaya da gerçek anlamda hiç bir zaman açılmamıştır.

Bugünkü yayılma şekli ve ona eşlik eden ormansızlaşma, kırsal yoksulluğu gidermiyor, tersine, kalıcı kılıyor. Toprak ucuz oldukça, giderek sömürülüyor. 2. Bölüm’de, Kuzey Carolina’da 1880’de ekilen pamuk tarlaları olayında gördüğümüz gerçekler, bugün de Amazon Havzası’nda geçerlidir. Orman açıldıktan, toprağın doğal bereketi bittikten sonra, oradan ekmeğini çıkarmaya çalışan insanlar başka tarafa gitmekte, yeni açılmış başka ucuz topraklar bulmaktadırlar. Hâlâ yoksuldurlar, arkalarında bir yoksulluk izi bıraka bıraka dolaşıp durmaktadırlar. Devlet yeni yollar yaptıkça, yeni yeni alanlar açılmakta, toprak arzı var olan talebi karşılamak üzere büyüyünce de fiyat hep ucuz kalmaktadır.

Esas olarak, bu yayılma politikasından kârlı çıkan iki grup vardır. Biri devletin sübvansiyonlu yollarını kullanarak açılan alanlardan kereste çeken şirketlerdir. Bir kereye mahsus olsa da, büyük kârlar sağlayabilmektedirler. İkincisi de arazi spekülatörleridir. Bunlar da terk edilen ucuz toprakları satın alır, birleştirip kârlı çiftlik operasyonlarına yetecek boyuta getirmeye çalışır, sonunda para kazanmayı başarırlar. Kurulan bu büyük çiftliklerde, geniş alana yayılmış az sayıda sığır beslenebilmekte, az sayıda işçi çalıştırılmaktadır. Bu tür kalkınmanın gerçek ekonomik yararları, siyasal ve ekonomik seçkinlerin elinde kalmaktadır. Bu arada, bugün ve gelecekte daha çok sayıda insana refah sağlayabilecek doğal kaynak tabanı da eriyip gitmektedir. Geçerli olan, Marie Antoinette ekonomisi çılgınlığıdır. Zaten zengin olan Brezilyalılar daha zenginleştikçe, Brezilya’nın GSMH’sı artmakta, ama köylülerle onların ekonomik açıdan bağımlı olduğu toprak, daha yoksullaşmakta ve yoksul kalmaktadır. Uzun vâdede bütün ulus çevresel acılara doğru kaymakta, gerek sosyal, gerekse ekonomik açıdan bu yoksulluğun acısını çekmekte, üstelik bu; ormansızlaşmanın sağladığı kısa vâdeli, bir kereye mahsus GSMH artışına rağmen olmaktadır. Kalkınma elbette gerçekleşebilir ve gerçekleşmelidir, ama farklı bir modeli izlemek zorundadır.

Örneğin Amazon çiftçilerinin, daha az topraktan daha fazla besin elde edecek bir tarım uygulamasına geçmesi, ne tür bir ekonomi ve doğa ortamı içinde olursa sağduyulu olur? Ormanlık alanlar erişilebilir oldukça, bol oldukça ve ucuz oldukça, Amazon’da sağ kalmanın en makûl yolu, küçük toprak sahiplerinin tarımı oradan oraya kaydırması, büyük çiftliklerin de sığırlara otlak olarak kullanılmasıdır ki, bunların ikisi de ormansızlaşmayı yaygınlaştırmaktadır. Hükümetin habire yollar açması, yeni alanları ulaşılabilir hale getirdiği için toprak fiyatlarını düşürmekte, ucuz toprak arzını arttırmaktadır. Alternatif bir kalkınma modeli bulabilmek için Brezilya’nın da, diğer ülkelerin de, yeni yollar açma işini ertelemeye razı olması gerekir. Toprak değerinin yükselmesi ancak, kolay erişilebilir arazilerin az bulunur hale gelmesiyle mümkün olacaktır. Toprağın değeri yükselince, altyapıya yatırım yapma, toprağın verimini arttırmaya çalışma, onu akıllıca yönetmeye başlama gibi şeyler mümkün olabilir. Toprağa para ve insan sermayesi yatırımları yapılmaya başladığında, doğal sermayenin de değer kazanması, kıymetinin bilinmesi ve akıllıca kullanılması mümkün olabilir. Toprağa yönelik yavaş yavaş biriken yatırımlardan, küçük toprak sahipleri de, büyük sığır çiftlikleri de yararlı çıkar.

Ucuz toprak sunmanın yoksulluğa cevap olmadığını ileri sürmek belki kulağa ters gelebilir, ama tecrübelerin gösterdiğine göre, yalnız yayılmakla yoksulluk ortadan kalkmamaktadır. İnsanların bir yere yerleşip oradan hayatlarını doğru dürüst kazanabilmesini sağlamak için geçerli stratejilerin uygulanması şarttır. Yeni yollar açıp giderek daha fazla ucuz toprağa erişim sağlamak, sürdürülebilirlik için gereken stratejilerin geliştirilmesine engel olmaktadır. Devletin bu yoldaki politika kararlarının yararlarıyla zararları olsun, toplumun çeşitli sınıfları üzerindeki etkileri olsun, açıkça tartışılmış değildir. Yalnızca yeni yollar yapıp araziye yayılma modeli körü körüne izlenmekte, bundan en çok etkileneceklere hiç bir şey anlatılmamaktadır.

 

AHŞAP KÖŞKTE OTURAN,

BAŞKASININ EVİNE TESTERE ATMAZ

 

Ben ahşap evde yaşıyorum. Ağaç kesmeye, ormanlarımızın bir kısmını yönetip oradan kereste elde etmeye karşı değilim. Ama günümüzde tropik bölgelerdeki tomruk işinin çoğu, orman yönetiminden çok madencilik yapmaya benzemektedir. Değerli ağaçlar kesilip götürülmekte, toprak ya terk edilmekte, ya da geçici tarlaya çevrilmektedir. Hakkında pek az şey bildiğimiz bir çok tropik orman ağacı türü vardır, ama orman yönetimi hakkında bugün bildiklerimiz, o ormanları daha tedbirli yönetmek gerektiğini anlamamıza yetmektedir. Orman yönetiminde testerenin de bir rolü vardır, ama tedbirsiz kullanılmaz. Orman alanlarının geniş bölümleri tomrukçuluk dışındaki amaçlar için kullanılacaksa, bazı bölgeler insanların sınırlı kullanımına ayrılacak, temiz su ve temiz hava sağlamaları için rahat bırakılacak, çeşitli bitki ve hayvanlara habitat olacaksa, o zaman tomruk alınacak ormanları da etkin ve sürdürülebilir şekilde yönetmek gerekecektir.

Dünyaya pek çok bakımdan hâkim olduk, ama onu bozmadan üzerinde yaşamanın yollarını henüz öğrenmiş sayılmayız. Araziye yayılma ve modern teknolojimizin etkilerini her yana sokmaya çalışma olarak özetleyebileceğimiz yaklaşımımız, sonuç verecek değildir. Karnımızı doyurmak için modern teknolojiye ihtiyacımız vardır, ama hayatın çeşitliliğini kaybetmeyi de göze alamayız. İnsanların dünyaya hâkim olması deneyi içinde, her iki amacın, yani dünyaya hâkim olurken bir yandan da her türden bir çifti korumanın, bir arada mümkün olup olamayacağını henüz bilmiyoruz. Bu gidişle yavaş yavaş daha çok türün ortadan kalmasına yol açacağımızı, sonunda kendi varlığımızı sürdürme yeteneğimizi sabote edeceğimizi söylemek yanlış olmaz. Modern teknolojiyi rasyonel toprak yönetimiyle birleştirecek, hem ekolojik, hem de ekonomik ihtiyaçlarımızı karşılayacak yeni bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. O ihtiyaçlar arasında, milyarlarca kişi için yiyecek ve ev vardır, ama bazı hizmetleri yalnızca bozulmamış orman habitatları sağlayabiliyorsa, o ormanları ve içerdiği bitki-hayvan çeşitliliğini de sürdürmek şarttır.